Pazar, Ekim 15, 2017

Evreka. Buldum!

Çok tuhafsın hayat. Ve bir o kadar da katı. Dediğim dedik öttüğüm düdük diyorsun da başka şey demiyorsun. Kendi kuralların var. Uymayana dünyayı dar ediyorsun ama bir kere yola girenin ayaklarına dünyaları seriyorsun. Sana boyun eğersek, o kadar çabuk değişiyorsun ki, karanlıktan aydınlığa geçerken insanın gözleri kamaşıyor bir süre, oksijen fazlasından ciğerleri yanıyor sanki. Uslu bir çocuk gibi, yıllarca beslediğim hayallerimden uçuk kaçık diye vazgeçmiştim ben en sonunda. Eyvallah demiştim. Küçük olsun benim olsun. Artık yeni mottom buydu. Mutluydum. Bir işin ucundan tutacak ve iki günde bıkmayacaktım. Elveda maymun iştahım. Elveda kanımı kurutan istikrarsızlığım. Sizi özlemeyeceğim.

Bir süre gözlerimin aydınlığa alışmasını bekledim. Sonra en büyük boy resim kağıtlarımı bulup çıkardım malzeme odasından. Ortasına "ben" yazdım. Sonra sağına soluna ilgi alanlarımı: yazı, müzik, psikoloji, girişimcilik. Yazı ve müzikte kariyer yapmayacaktım. Bunu biliyordum. Gene de dursun orada dedim. Girişimcilik iyiydi ama eksikti. Para tek başına hayatıma bir anlam katmazdı. Sosyal girişimcilik yazdım sonra öteye. Bu daha iyiydi. Sonra tıkandım. Dedim acele etme. Bir günde olmak zorunda değil. Gece vakit de geçti. Durdu kağıt orada salonun köşesinde.

Sonra ne oldu nasıl oldu hiç bilmiyorum, dün gece aklıma "sürdürülebilir kalkınma" diye bir kavram geldi. Sustainable development'ın türkçesi olduğunu anladım. Daha önceden aşina olduğum bir kavram. Fakat çok araştıramamıştım, biraz deşince...Güleceksin şimdi. Benim uçuk kaçık imkânsız dediğim, vazgeçtiğim hayallerimin derli toplu projelendirilmiş halini buldum: Birleşmiş Milletlerin 2030'a kadar koyduğu sürdürülebilir kalkınma hedefleriymiş bunlar. Dibim düştü okuyunca. Mesela açlık ve yoksulluk ortadan kalkacak, işte cinsiyet eşitliği, herkese sağlık, kaliteli eğitim, temiz enerji, temiz su, şu bu. On yedi madde. Bu. İşte bu. Tabii ki tek başıma yapmam imkânsız. Kimse de tek başına yap dememiş ki. Ama içimden uğraştığım konular bunlar. Ve bunlara bir isim vermişler: sürdürülebilir kalkınma. İşte çalışmak istediğim alanın adını buldum!

Üstelik, biraz daha araştırıp, kursunu da buldum. Yani bu konuda birçok kurs var ama bir tane kafama uyan buldum. Online ve ücretsiz. Mikro master diyorlar buna. Sadece, sertifika istersen 150 dolar ödüyorsun. Yoksa kurs içeriği herkese açık. Kursu bitirdiğinde proje lideri olarak çalışabiliyorsun. Üç ay sürüyor. Yoğun. İngilizce. Ayrıca, Istanbul'daki Düşler Akademisi, bu tür projelere bir örnek olarak Türkiye sayfasında görünüyor. Düşler Akademisi'nde hocalık yapan bir tanıdığım var o yüzden benim için bu önemli bir bilgi. İstanbul'da toplam 4 tane Birleşmiş Milletler kalkınma programı projesi var. Ne oldu? Basmaya başladı mı ayaklarım yere? Hem de tam istediğim yere. Çok tuhaf değil mi sence de?

Şimdi bir dolu işim var. Çok çalışmam lazım çok! Ama mutluyum. Bir yola gireyim diyordum. Bu kadar hızlı gelişeceğini sanmıyordum.



Pazar, Ekim 08, 2017

Özgürlük günleri.

Forrest Gump'tan kalma bir sahne var aklımda. Zar zor yürüyen Forrest'in ayağındaki ortopedik demirleri sökerler ve ayakları sakat sandığımız Forrest'in normal insandan bile daha hızlı koştuğu anlaşılır. Belki tam olarak böyle değildi, yanlış hatırlıyorum. Çünkü demin baktım. Filmin üstünden neredeyse 25 yıl geçmiş. Neyse biz öyle diyelim. Belki de doğrudur. O seanstan beri öyle hissediyorum, zaten diyeceğim o. Sanki normal insandan bile ... Geride olduğumu sandığım bir konuda. Mesela spor kararı. Yürüme kararı alacağım. Eksiden olsa...Şundan bir hafta evvel. Başlardım uçuk kaçık olmadık hedefleri kendime bir salisede koymaya. Oysa şimdi..."Önce o karar uygulanabilir bir karar mı ve benim gerçekten bu yolu yürümeye (her anlamda) gönlüm var mı. Kararıma sadık kalabilecek miyim?" Önce bir durmak. Çok acayip blog. Çok acayip. Bu insanın kimyasının değişmesinden de acayip. Tamamen farklı bir işleyiş biçimi. Ve orijinalim böyleymiş. İnanamıyorum.

Olmadık hayaller kurmak ve bunu huyun sanmak. Kendini hayalperest sanmak. Olmadık hayaller kurup hiçbirini - zaten olmadık oldukları için- gerçekleştirememek. Ve bunu da hayatın sanmak. Bunun ilerisine geçememek. Bir türlü geçememek. Hem de aslında çok şeyler başarabileceğini sen ve herkes biliyorken. Birisi sana "ama bunlar çok uçuk kaçık" dediğinde "evet olabilir ama aşağısı kurtarmıyor" demek ve böyle hissetmek.

O seanstan sonra, ilk zamanlar tepkim şu oldu: yapmıyorum! Hiçbir şey yapmıyorum! Çünkü hiçbir şey yapmak zorunda değilim. Oh be! Oh be! Oh! Hiçbir şey ıspatlamak zorunda değilim. Hiçbir şey başarmak zorunda değilim. Gene de değerli bir insan olurum. Şunu alıp şuraya koymadan bütün bir ömür geçiririm ve kimse de karışamaz.

Kendime ne büyük baskı yapıyormuşum bilmeden. Bilemezsin.

O hırs benim değilmiş. O doymazlık da. Hırçınlık da bunlardan kaynaklanıyormuş.

Şimdi bir süre böyle geçer. Yeni işleyiş biçimine alışmaya çalışarak. Tabii ki boş duracağımı sanmıyorum uzun vadede. Çünkü canım sıkılır. Ama gelecek günleri düşündükçe sabırsızlanıyorum. Gelecek hemen başlasın istiyorum. Hemen kendime bir yol çizeyim ve başlayayım o yolda yürümeye. Keşke bir de eskisi gibi kitap okuyabilsem. O zaman tam olacak.

Yenilik olarak da saçlarımı kestirdim. Ve kuaför ayyyynı istediğim gibi kesti. Fazla kat istemiyorum dedim, tam kararında bırakmış katları. Olacak iş değil. Çok memnunum yeni saç modelimden. Bir de ben bu hafta sonu Karadeniz turuna çıkacaktım. Son anda vazgeçtim çok da hevesli değilim diye. Belki iki hafta sonra tekrar düşünürüm. Şu önümüzdeki haftalarda bir yolculuk güzel olabilir. Değişik yerler görmek. Yol gitmek. Bir de dün gece az kalsın N. 'yu arıyordum. Gece yarısı. Bir keresinde o bana yapmıştı. Ama sonra çirkin geldi gece yarısı çoktandır aramadığın birini aramak. Ben onun kadar çirkin olmak zorunda değilim. Bir de denenmişi deneme dedim kendime. Sonunda sinirlendirecek gene seni. Bırak onu. Yenisine yer açılmaz başka türlü. Züğürtlenince eski defterleri açma meselesi senin anlayacağın. Ama direndim. İyi yapmış mıyım?






Cuma, Ekim 06, 2017

Koca bir dünya.

Nasıl miskin, nasıl bet bir gündü. Sabah altı olmadan uyandım ve sonra uyuyamadım. Ama tam uykumu da alamadım. Ve bütün gün o modda geçti: uyku ayağıma dolandı durdu. Dünkü terapi seansını aklımdan çıkaramadım. Tıpkı beklediğim gibi, inanılmaz bir aydınlanma yaşattı bana terapistim. Hala henüz tam toparlamış değilim, belki de o yüzden enerjim böyle düşük. Başka şeyle ilgilenemiyorum.

Bu kariyer meselesini masaya yatırdım. Dedim ki "ileri saralım, diyelim ölmek üzereyim, ve, olur mu olmaz mı orası tartışılır ama biz oldu diyelim, çok büyük bir yazar olmuşum. Bu hayat beni hiç tatmin etmezdi" dedim. Özet geçiyorum seansı elbet daha bin tane şey konuşuldu. Dedi ki (özet olarak) "bu hangi ebeveyninizi tatmin etmezdi çok merak ettim". Anneeeeem! Yani: amanııııın, bu annemi tatmin etmezdi. Çünkü annem zaten tatmin olmaz bir insan ve ben hala onun onayını arayan bir insan olarak onun bu tatminsizliğini çok tenkit etsem, hatta acısam bile istemeden onun etkisini yaşıyorum. Ve hiç bir yolda karar kılamıyorum, çünkü hiçbiri yeterli gelmiyor - ona. Aslında ben kendi başıma kaldığımda mutlu olabilen bir insanım. Onun aksine küçük şeylerden mutlu olmayı başarabildiğimi düşünüyorum. Ve bunu büyük bir zenginlik olarak yaşıyorum fakat demek ki buradan hayatıma sızabilmiş bu tatminsizlik. Çok şaşırdım.

Bu durumun çark etmesi bir günde olmayacak. Ama bunu görebilmek bile ne büyük bir fark yaratacak hayatımda. Olay sanırım onun onayından kendimi çekip kurtarmak. Artık ne onayı zaten, kazık kadar olmuşum.

-----

Dün yazdım bunları. Sonra uyku bastırdı. Kaçmadan uyuyayım dedim. Ve gene altı saat sonra uyandım.

Hala o günkü seansta konuşulanları düşünüyorum. Tatminsizlik. Ama benim değil neyse ki. Referans aldığım kişinin. Şimdi bazı şeyler netleşmeye başladı. Hayatımda yapamadığım seçimler mesela. Ne merkür retrosu, ne Satürn etkisi. Bu o kadar özgürleştirici bir aydınlanma ki blog. Keşke yıllar yıllar önce fark etseymişim. Ve yine de buna rağmen ittire kaktıra bir yola girmeyi başarmışım. Ne güçlü bir insanmışım meğer. Ve şimdi önümde koca bir hayat var. Belki bazı şeylerden vazgeçip, yapabileceklerime odaklanabilirim sonunda. Sürekli bir tatminsizlik yaşamaktansa. Ya ömrümün tamamı böyle geçseydi? Bir de şunu dedi canım terapistim: elindekinin kıymetini bilememek. Bu da tatminsizliğin bir uzantısı. Elde etmek için çırpınıyorsun, fakat elde ettikten sonra onu görmüyorsun bile. Bu bir yere kadar normal, çünkü arzunun doğası böyle bir şey. Ama fazlası da fazla. Sepetimde bir dolu şey var, fakat ben hiçbirini görmüyorum, gözüm hep ilerde, hep başka yerde, hep olmayanda. Sanırsın hayatım bomboş geçmiş bugüne kadar.

Ne garip: şu an tamamlanmış hissettim. Sanki bir inşaat halindeydim ve bir malzeme eksikti o yüzden her şey beklemedeydi. Hani yıllarca bitmeyen inşaatlar olur ya. Kalır öyle. Şu an tüm malzemeler tamam. Artık bu binayı çıkabilirim. Tabii ki bir günde bitmeyecek. Bir süre daha kafamda bu kavramlar dönüp yerlerini arayacak, her şey yerli yerine oturana kadar. Ama o huzursuzluk ve sadece benim bildiğim hırçınlık bitti. Dünya varmış. Dünya. Koca bir dünya.





Salı, Ekim 03, 2017

Kimya.

Bütün kimyam değişti. Bir süredir daha gün ağarmadan uyanıyorum. Neyse ki teskin edicileri bıraktıktan sonra içtiğim papatya çaylarını da kaldırdım ve yine de uykuya dalabiliyorum artık. Çok değil yedi saat uyku. Ama fena sayılmaz. Dün enerjim de yerine gelmişti. Sanırım her gün et yemezsem paçavraya dönüyorum. Dün dünya kadar yer dolaştım, sanki başkasının bacaklarıyla dolaşmışım, ne bir ağrı, ne bir yorgunluk...

Çok iş gördük ama işler de yolunda gitti. Telefonda kırk saatte anlatamayacağım ve muhtemelen ulaşamayacağım usta, apartmanın kapısında karşımıza çıktı ve sorunlarımızın bir kısmını çözdü diğerleri ile de ilgilenme sözü verdi. Sonra da kapı kapı dolaşarak bulabileceğimizi hatta belki öyle de bulamayacağımızı sandığım alışverişleri aynı sokaktan, iki dükkân arayla temin edebildik: sülale boyu saksı altlığı ve telefon kablosu. Artık annemin evinin bir ihtiyacı kalmadı. Benim ev de sırada. Önümde koca bir gün uzanıyor ve benim tek zorunlu işim saçlarımı boyatmak. Ona da aşırı üşeniyorum ama artık kaçarı yok.

Bütün kimyam değişti diyorsam, mesela, geçen gün televizyon izleyebildim, tam bir buçuk saat. Hem de açık oturum. Hem de reklam arasından bile sonrasını bekleyebildim. Hem de normalde aşırı gıcık olduğum bir adam da vardı ve bu sefer adamı çok ilginç ve zeki buldum. Tamam itici bir konuşma biçimi var ama kafa zehir gibi çalışıyor. Konu sadeleşmek ve tüketimdi gene sevdiğim konulardan, ama ilgimi çekebildi. Eskiden çekemiyordu. Katılımcılardan biri, Afrika'yı bisikletiyle dolaşıyor ve rastladığı insanlara hayallerini sorup, bunları belgesellerde topluyor: Hasan Söylemez.

Satrançta artık acemiliği aştığımı hissedebiliyorum. Pozisyonlara yaklaşımım ve planlama biçimim kökten değişti. Bir taşı durduk yerde değişmiyorum, en azından. Elbette henüz ustalığa çok yol var. Fakat "bu iş aslında bana göre değil" hissiyatından kurtuldum. Belirli kalıplar var, onları öğrenmek gerek. Öğrendikten sonra da tahtada karşına çıktıkça tanımak. Her hamlede, taşların yeri değişiyor ve dolayısıyla karşına binlerce kalıptan birinin çıkma ihtimali var, ya da o bir kalıbı yaratma imkânı. Bütün zevki burada. Elbette hala kaba hatalar yapabiliyorum ama eskisine göre daha seyrek.

Asıl demek istediğim bu değil. Asıl demek istediğim keşke yazıda da böyle uğraşıp "ustalaşma" imkânı olsa. Yani sistematik olarak. Her gün çözebileceğim problemler ve anında alacağım olumlu ya da olumsuz geri bildirimler.  Yani her gün kendi kendine yazmaktan daha öğretici bir şeyler.

Hikayelerde de kalıplar vardır. Her hikaye yeni bir kalıptır aslında, başka kalıplardan oluşturulmuş.  Notos'un bir sayısını aldım geçende elime. İçinden bir öykü okudum meraktan: Anuş, Neslihan Önderoğlu (Notos 64). Öykü aslında çok basit bir kalıbı kullanmış onu diyecektim. Psikolojide de vardır, sanırım pedagoji okuyanlara da okutulur: Pigmalion. Mitolojik bir anlatım. Özetle adam kendi yonttuğu heykele aşık oluyor, sonra heykel gerçek bir kadına dönüşüyor. Öykü bunu işlemiş. Biraz değiştirmiş. Biraz başına sonuna eklemeler yapmış. Günümüze uyarlamış.

Ne kadar çok okursan o kadar çok kalıpla haşır neşir olursun. Belki de satrançta olduğu gibi öykülerdeki kalıplara dikkat edip aklımda istiflemeye başlasam... İnsan bunu zaten bir şekilde yapar ama...Bilinçli yapmak. Satrançtaki gibi. Anuş'u çok beğenmedim. Belki de Pigmalion'a başka bir şeyler katmalıydı. Bir kat daha çıkmalıydı üstüne. Olduğu gibi alıp yapıştırmamalıydı. Pinokyoda da mesela Pigmalion'a bir gönderme var bence. Andırıyor en azından.

Kalıplar. Satranç. Yazmak. Ustalaşmak. Nasıl yapsam?



Son olarak bir tarifle bitireyim. Nihayet aklım başıma geldi, tavuğu bir kerede pişirdim bu sefer, sonradan ısıtıp ısıtıp yedim. Lezzetinden hiçbir şey kaybetmedi. Hem de mutfak dağılmadı, hem de zahmetsiz hazır yemek. Yanındaki garnitürü istediğin gibi değiştir: pilav, makarna, sebze. Çok büyük kolaylık oldu. Önceden ne kafasızmışım, her gün yiyeceğim kadarını pişiriyordum.

Sebzeli soslu tavuk (4 porsiyon):

Malzemeler:

4-5 parça ızgaralık tavuk but ince ince doğranmış (kasaptan böyle isteniyor, benimkinden rica ettiğimde jülyen doğruyor)
Yarım soğan
Bir büyük kırmızı kapya biber
Bir patlıcan

(patlıcan yerine herhangi bir sebze olabilir, havuç, kabak)

Bir yemek kaşığı biber salçası (isteğe bağlı olarak acı da olabilir)
Bir yemek kaşığı hardal.

Hazırlanışı:

Soğan yarım ay, patlıcan küp ve biber kısa şeritler şeklinde doğranır ve az yağ dökülmüş tavaya konur. Sık sık karışıtırılır. Soğanlar yumuşayınca tavuklar eklenir. Sık karıştırılır. Tavukların rengi döndükten sonra salça ve hardal eklenir, iyice karıştırıldıktan ve bir iki dakika daha pişirdikten sonra yemek hazır.

Sunum olarak, pilavın üstüne kaşık kaşık konabilir, çok iştah açıcı durur.


Pazar, Ekim 01, 2017

Ekim başlasın!

Dışarıda nefis bir sonbahar havası var: serin ve ince yağmurlu. Sanki hiçbir sene sonbaharı bu kadar özlemle beklememiştik. Sanki kimseye karamsarlık vermeyen bir mevsim oldu bu, aksine ferahlıkla bağdaştırdığımız bir mevsim.

Az önce tütsümü yaktım. Salon lambam da yanıyor. Bir de hafif bir caz koydum. Bütün ev işlerini bitirdim gibi bir şey. Artık bugün bütün gün benim. Belki seramik satranç takımını bitiririm. Hatta bitirmeliyim. Zaten dört tane at kaldı. Belki bir de piyon. Piyondan emin değilim. Seramik hamurunu bana veren kadın beni unutmuştur. Kurban bayramından hemen sonraki hafta bekliyordu beni. Ve hiç ses etmedim. Bilmiyordum ki ne zaman biteceğini. Görev gibi olsun istemedim ama oldu işte biraz. Seramik hamuruyla ilişkim biraz böyle: bazen elime aldığımda yedi-yirmi dört bundan başka hiçbir şey yapmam gibi geliyor, yarım saat sonra ise bitse de kurtulsam havasındayım. Özellikle çamur elimin sıcaklığından kuruyup çatlak çatlak olmaya başladığında.

Dün gece ne oldu...Saat on filan. Whatsapp'ıma bir mesaj bildirimi. Allahallah. Kardeşim mi acaba annemler bugün yanına gelecekti, herhalde bir şey söyleyecek. Hemen açtım. O değilmiş. K.'miş. "Ne demek istediğinizi anladım." diye bir mesaj. Ne demek istemiştim acaba. En son ne zaman görüşmüştük ki, üç hafta olmuştur. Ondan beri ne bir telefon ne bir mesaj. Herhalde başka kişiye gönderiyor, bana göndermiş yanlışlıkla diye düşündüm. Yok. Banaymış. "Şu an mı anladınız?" dedim meselenin ne olduğu anlaşılınca. "Evet birden aydınlandım" diye yazdı. Yüzüme koca bir tebessüm yayıldı. Evreka. Bayılırım her türlüsüne.

Aslında bugün tam kapanıp yazma havası. Keşke yemek masasının üstü bu kadar dağınık olmasa. Seramik çamurları, çoğu bitmiş satranç takımı, mandala için suluboyalar, yarısı boyanmış bir mandala, başka boyalar, kalemler, fısfıs, pet şişe, adadan topladığım taşlar, ökaliptüs şekerleri, gözlük kabı, kalemtraş, eski öyküden kalma notlar. Nietzche'nin sözü gibi: bir kuyruklu yıldız yaratmak için gerekli kaos misali bir "sanatçı masası". Ahah. Böyle bakınca ne şık oldu birden o masa. Edebiyatın gücü işte.

Cesaretimi toplayıp, hayatımın eksiklerine bakınca, bana iki şeyin lazım olduğunu görüyorum: biri bir kariyer. Fakat yazarlık kariyeri değil kastettiğim, her ne kadar yazıyı bu saatten sonra bırakamayacağımı biliyor olsam da. Evet bu saatten sonra başlayacağım kariyerime. Çünkü geçmişi değiştiremiyorum. Satranç kariyeri de değil istediğim. Bundan da eminim. Her ne kadar büyük usta olmak istesem de, ve o derecede işler profesyonelleşse de. Şu an net değil ne olacağı bu kariyerin. Hem de hiç. Olsa güzel olurdu. Ama olunca da güzel olacak. Çünkü çalışkanlığa çok inanıyorum. Çalışırsan (akıllıca ;) ) her şeyi başarırsın. Bu konuda terapistimden yardım almayı düşünüyorum. Mutlaka beni aydınlatacak zekice görüşleri vardır.

İkincisi aşk/sevgi. İşte bu birinciye benzemiyor hiç. Hadi deyip kolları sıvayınca olmuyor. Belki hiç olmayacak. Ama olsa güzel olurdu. Bak dün şu şarkıyı keşfettim. Bin kere filan dinledim. Öyle güzel ki...Neden bana aşk şarkısı yazan çıkmaz?

Hadi bakalım, o mu bu mu şu mu derken, bu kadar güzel bir günü ıskalamayalım gene.



Cuma, Eylül 29, 2017

Yeni bir mevsim.

Saat benim için sabahın bir körü. Dışarısı çok bulutlu. Yağmıyor ama belli ki gün içinde yağacak. Sırtıma bir hırka ayağıma da çorap geçirdim. Bir de sandal ağacı tütsümü yaktım. Küçük ışıklar yanıyor salonda. Tam sonbahar. Üstelik nefis bir kitabım var. Dün gece okumaya başladım. Sylvain Tesson: dans les forêts de Sibérie. (Sibirya ormanlarında). Tam benlik. Altı ay Sibirya ormanlarında bir kulübede tek başına yaşamış bir maceraperestin nefis bir anlatımla kaleme aldığı bir kitap. Tam da alternatif hayat diye kendimi paralarken. Tam da buralardan gitmek istiyorken.

Dün gece papatya, melis, kakule, karanfil ve rezeneden bir bitki çayı hazırladım kendime. Böylece kesintisiz yedi buçuk saat uyuyabildim. Bu sabah enerjim daha yüksek. Birazdan kalan ev işlerini halledeceğim fırsat bu fırsat. Dün yerleri süpürdüm ve sildim. Büyük işti. Bir de bulaşık makinesini doldurup çalıştırıp boşaltmıştım. Ve tezgahlardan birini sıfırlamıştım. İnsanın enerjisi çok kapitalist bir sistemde çalışıyor. Enerjin varken işin daha da kolayını buluyorsun. Mesela o tuzluk doldurma işi. Eski tuzluğumun ağzı genişti, huni ile dolduruyordum rahatça. Fakat o kırıldı ve yeni tuzluğun ağzına huni sığmıyor. Geçen sefer alüminyum folyoyla zorlama bir huni denemesine girişmiştim ama zahmetli ve işlevsiz olmuştu. Bu sabah ne yaptım? Bir kase aldım, içine tuzluğu koydum ve tuzu boca ettim dolana kadar. Kenarlardan taşanlar kaseye döküldü, oradan kaseye dökülenleri de tuzun bulunduğu geniş ağızlı kavanoza bir saniyede aktardım. Bitti gitti. Toplam otuz saniyede zahmetsiz tuzluk doldurdum.

Bu sabah bir aydınlanma ile uyandım. "İnsanlar benim olmalarını istediğim gibi olmak zorunda değil." Günaydın. Sözün her anlamıyla. "İnsanlar kendi olmak istedikleri gibi". Bırak olsunlar. Ne zorluyorsun? Zorlamakla nereye varacağını umuyorsun? Ne boş işlerle uğraşıyorsun, farkında mısın? Sana V. 'den bahsetmedim değil mi. Bahsetmedim. Bollywood film yapımcısı. Hintli. Çok alakasız bir yerden tanışıp yazışmaya başladık. Sık sık Istanbul'a geliyormuş ve Bodrum'da ve galiba Istanbul'da filan yakında bir film çekecek. Bana çok ilgili bir mail attı, tanışma maili. Ben de ayrıntılı yazdım. Profesyonel bir yazışma değil. Kişisel. Flört düzeyinde de değil. Belki de yanılıyorum. Belki de fazla iyi niyetliyim. Neyse. Ben ayrıntılı yazdıktan sonra bundan bir süre cevap gelmedi. Ben de üstüne düşmedim. Dedim herhalde umduğu her ne idiyse, bulamadı. Ya da her neyse. Sonra İnstagram'ımdan takip isteği atmış geçen gün. Ben de buna mailimi aldın mı, aldınsa neden yanıtlamadın dedim. (Hayır yanıtlama istemiyorsan da o zaman İnstagram'ımı niye takip ediyorsun?) Aldım fakat seyahatteydim dedi. Ertesi gün de bir cevap atmış ilk attığım mailime. Gülsem mi ağlasam mı. Cümle cümle cevaplamış, fakat şöyle: bende bir paragraf yazının altına verdiği cevap: OK. Bende bir paragraf daha var, cevap: gene tek kelimelik. Kendisinden de hiç bahsetmemiş. Böyle abuk subuk bir yazışma. Sinirlendim tabii ilk önce. Sonra da işte bu sabah böyle düşündüm. Ben adamı dost canlısı, renkli, konuşkan bir insan sandım. Belki angutun teki? Belki iletişim özürlü? Bırak olsun. Pas geçersin biter gider. Yok. İlla oldurucam bazı şeyleri. Çok sakat bir huy. Çok. Ve çok gereksiz.

Şimdi kafamı kurcalayan başka bir konu var. Enerjim de geri geldi sayılır ya. İki saate bütün ev işlerini havada karada bitiririm. Zaten en büyük kalem işi dün hallettim. Şimdi. Diyelim, bütün haftanın ev işlerini bitirdim. Diyelim. Yemekleri filan da bir şekilde hallettim. Sonra? Ya işte bu büyük bir soru benim için. Ev işleri günümü o kadar kaplıyor ki. Hele yapamadıkça. Önüme yığılıyor dağ gibi. Gidince boşlukta kalıyorum.

Evin içinde çok fazla vakit geçiriyorum. Bu sene Çanakkale dışında bir yere de gitmedim. En fazla adaya gittim denize girdim ki o bile ne kadar iyi gelmişti. Gezesim var. Ama onun dışında, esaslı bir iş yapasım var. Yazmak çizmek bir yere kadar. Ben bir işe yaramak istiyorum. Bir sorun çözmek. Zekamı, donanımımı bir işe koşmak. Mesela Elif'ten öğrendim: insanlar başka bir okul mümkün derneğini kurmuşlar. Elif'in dediğine göre bu sene Bodrum'daki kapanmış. Fakat denemişler. Koltuklarına kurulup hayal kurmakla ya da dövünmekle kalmamışlar. Uğraşmışlar.

Sanırım bugün bol bol hayal kuracağım, listeler çıkartacağım, araştıracağım, ölçüp biçeceğim.



Salı, Eylül 26, 2017

Alternatif.

Mesela bugün. Biraz daha iyiyim. En azından kanım çekilmiş gibi, koltukla tek vücut olmuş halde yaşamadım günümü. İçimde hevesler var. Ama benim o bildiğin heveslerimden. İki gün sonra yerini yeni heveslere bırakan, ayşeyi görünce fatmayı unutan heveslerden. Ya da öyle olmasından çok korkuyorum. Ve bu huyumdan çok sıkıldım. Ayrıca Acemi Öykücü projemi çok ihmal ettim. Ona da canım çok sıkılıyor. Bu istikrarsızlık beni yiyip bitiriyor. Belki en büyük dertlerimden biri. En büyük kusurum.

Pazartesi günü blog okunması son zamanların en yüksek rakamlarını gördü. Teşekkür ederim sevgili okurum. Dünyanın dört tarafına yayılmışsın ve bu beni her zaman çok heyecanlandırıyor.

Şu sıralar, sanırım en büyük meraklarımı "alternatif" sözcüğünden bir çatı yapıp altına toplayabiliriz. Her şeyin alternatifi çekiyor ilgimi. İstanbul'da yaşamaya alternatif. Tatile alternatif tatil: işte otel yerine bedel karşılığı kaldığın çiftlikler, ya da karavan kiralamak, onunla gezmek. Ayşe'nin o postundan sonra alternatif eğitim sistemi.

Biz pedagoji okumadık, yani eğitim bilimi. Çocuk gelişimi filan okuduk ama o aynı şey değil. Bir de uzun yıllar özel ders verdim, burada pek bahsetmiyorum artık. Dersin içeriğini de yöntemini de kendim belirliyordum ve işin en hoşuma giden kısmı da buydu, çünkü bir kavramı öğretirken kendimin ve çocuğun bütün yaratıcılığını kullanma imkânım oluyordu. Tabii ki çok vaktimi ve emeğimi alıyordu, araştırıp, malzemeleri temin etmek. Ama çok keyifliydi. Mesela, çocuğa "bu bundan büyük, bu bundan küçük, bu aynı" demenin fransızcasını öğretebilmek için (yuvaya giden çocuk), çilingire uğrayıp ellerindeki kalmış anahtarları istemiştim. Yaklaşık yirmi otuz tane anahtar. Sonra bir yerden bir çıta edinmiş, elimdeki ilkel bir testereyle çıtaya eşit aralıklarla çentikler açmıştım, biraz da iplik götürmüştüm yanımda. Derse elimde bu torbayla gitmiştim. Zaten elinde malzemelerle gidince çocukların ilgisi bir anda tavan yapıyor. Anahtarları masaya yaymıştık. En sonunda sana küçük bir süprizim olacak demiştim. Tek tek karşılaştırıp, en büyük olanı bir sola kaydırıyorduk, böyle yapa yapa hem her seferinde sıkılmadan "bu bundan büyük" (ya da küçük) cümlesini tekrar ettirmiş oluyordum, hem de en sonunda anahtarlar boy sırasına dizilmiş oluyordu. Boy sırasına dizilmiş anahtarların sırasını bozmadan, deliklerinden ipi geçirerek çıtanın çentiklerine asmıştık. En son, çıtayı iki ucundan tutmuştum, öğrencime parmağıyla bütün anahtarlara bir uçtan başlayıp parmağıyla ters tarafa hareket ettirmesini söylediğimde çıkan o güzelim uyumlu sese adeta vurulmuştu. (Şu aşağıdaki aletin anahtarlısı.) Sonradan bütün gün elinde o aletle dolaşmış, daha da sonrasında annesinden gerçek bir müzik aleti almasını istemişti.


Buraya nereden geldim. Ayşe'nin postundan. Aklım orada kaldı. Alternatif bir eğitim sistemi diyordum. Montessori kitaplarına ve Finlandiya eğitim sistemi hakkında kitaplara baktım Amazon'dan. Henüz satın almadım ama aklımı çeliyor. Gece, Ayşe'nin postunun altına çok güzel öneriler sunmuş yorum kısmında. Çocuğa evde alternatif bir eğitim vermek, ufkunu genişletmek için.

Bence okullarda öğretilen bilgiler çok şuursuzca seçilmiş. Mesela biz altıncı sınıfta deniz kestanesinin üreme şekli üstüne ders gördük. Orta bir. Onbir yaşında. Biyoloji dersi. Hangimiz merak ediyordu acaba? Çok mu lazımdı o yaşta o bilgi? O yaşta kaç tane deniz kestanesi görmüştüm ki? Bugüne bugün kaç tane gördüm acaba ve üreme biçimlerinin benim hayatıma etkisi ne?

Baştan tasarlansa, eğitim müfredatının içine neler konmalı, günümüz dünyasında gerçekten faydalı konular neler: ben olsam cv hazırlamayı, değişik iş arama tekniklerini, proje yönetmeyi, kişisel finans, diyet ve yiyeceklerin besin değeri, çevre koruma gibi pratik konuları lise belki orta okul müfredatına eklerdim. Meditasyon tekniğini öğreten bir ilkokul bile görmüştüm bir belgeselde. Denge derdim çocuklara: akademik başarı ile sosyal hayat arasındaki denge, çalışmak ve eğlenmek arasındaki denge. Yeni okul sistemini bu denge üzerine kurardım en önemlisi. Bir de rekabet yerine işbirliğini öğretmeye çalışırdım, işbirliği ve birbirini tamamlayıcı beceriler üzerine kurulan proje ödevleri verirdim. Ve saygı: başka inanışlara, başka kültürlere, yaşam biçimlerine saygı, başkalarının hem artılarına hem eksilerine saygı. Bir de proje bazlı eğitim konusu var bana çok ilginç gelen. Tüm bu bilgileri derleyen bir kitap üstüne çalışırdım, bu kadar istikrarsız bir insan olmasam.

Sen olsan eğitim müfredatına hangi dersleri eklerdin? Sence ideal eğitim sistemi nasıl olurdu?