Pazar, Ekim 15, 2017

Evreka. Buldum!

Çok tuhafsın hayat. Ve bir o kadar da katı. Dediğim dedik öttüğüm düdük diyorsun da başka şey demiyorsun. Kendi kuralların var. Uymayana dünyayı dar ediyorsun ama bir kere yola girenin ayaklarına dünyaları seriyorsun. Sana boyun eğersek, o kadar çabuk değişiyorsun ki, karanlıktan aydınlığa geçerken insanın gözleri kamaşıyor bir süre, oksijen fazlasından ciğerleri yanıyor sanki. Uslu bir çocuk gibi, yıllarca beslediğim hayallerimden uçuk kaçık diye vazgeçmiştim ben en sonunda. Eyvallah demiştim. Küçük olsun benim olsun. Artık yeni mottom buydu. Mutluydum. Bir işin ucundan tutacak ve iki günde bıkmayacaktım. Elveda maymun iştahım. Elveda kanımı kurutan istikrarsızlığım. Sizi özlemeyeceğim.

Bir süre gözlerimin aydınlığa alışmasını bekledim. Sonra en büyük boy resim kağıtlarımı bulup çıkardım malzeme odasından. Ortasına "ben" yazdım. Sonra sağına soluna ilgi alanlarımı: yazı, müzik, psikoloji, girişimcilik. Yazı ve müzikte kariyer yapmayacaktım. Bunu biliyordum. Gene de dursun orada dedim. Girişimcilik iyiydi ama eksikti. Para tek başına hayatıma bir anlam katmazdı. Sosyal girişimcilik yazdım sonra öteye. Bu daha iyiydi. Sonra tıkandım. Dedim acele etme. Bir günde olmak zorunda değil. Gece vakit de geçti. Durdu kağıt orada salonun köşesinde.

Sonra ne oldu nasıl oldu hiç bilmiyorum, dün gece aklıma "sürdürülebilir kalkınma" diye bir kavram geldi. Sustainable development'ın türkçesi olduğunu anladım. Daha önceden aşina olduğum bir kavram. Fakat çok araştıramamıştım, biraz deşince...Güleceksin şimdi. Benim uçuk kaçık imkânsız dediğim, vazgeçtiğim hayallerimin derli toplu projelendirilmiş halini buldum: Birleşmiş Milletlerin 2030'a kadar koyduğu sürdürülebilir kalkınma hedefleriymiş bunlar. Dibim düştü okuyunca. Mesela açlık ve yoksulluk ortadan kalkacak, işte cinsiyet eşitliği, herkese sağlık, kaliteli eğitim, temiz enerji, temiz su, şu bu. On yedi madde. Bu. İşte bu. Tabii ki tek başıma yapmam imkânsız. Kimse de tek başına yap dememiş ki. Ama içimden uğraştığım konular bunlar. Ve bunlara bir isim vermişler: sürdürülebilir kalkınma. İşte çalışmak istediğim alanın adını buldum!

Üstelik, biraz daha araştırıp, kursunu da buldum. Yani bu konuda birçok kurs var ama bir tane kafama uyan buldum. Online ve ücretsiz. Mikro master diyorlar buna. Sadece, sertifika istersen 150 dolar ödüyorsun. Yoksa kurs içeriği herkese açık. Kursu bitirdiğinde proje lideri olarak çalışabiliyorsun. Üç ay sürüyor. Yoğun. İngilizce. Ayrıca, Istanbul'daki Düşler Akademisi, bu tür projelere bir örnek olarak Türkiye sayfasında görünüyor. Düşler Akademisi'nde hocalık yapan bir tanıdığım var o yüzden benim için bu önemli bir bilgi. İstanbul'da toplam 4 tane Birleşmiş Milletler kalkınma programı projesi var. Ne oldu? Basmaya başladı mı ayaklarım yere? Hem de tam istediğim yere. Çok tuhaf değil mi sence de?

Şimdi bir dolu işim var. Çok çalışmam lazım çok! Ama mutluyum. Bir yola gireyim diyordum. Bu kadar hızlı gelişeceğini sanmıyordum.



Pazar, Ekim 08, 2017

Özgürlük günleri.

Forrest Gump'tan kalma bir sahne var aklımda. Zar zor yürüyen Forrest'in ayağındaki ortopedik demirleri sökerler ve ayakları sakat sandığımız Forrest'in normal insandan bile daha hızlı koştuğu anlaşılır. Belki tam olarak böyle değildi, yanlış hatırlıyorum. Çünkü demin baktım. Filmin üstünden neredeyse 25 yıl geçmiş. Neyse biz öyle diyelim. Belki de doğrudur. O seanstan beri öyle hissediyorum, zaten diyeceğim o. Sanki normal insandan bile ... Geride olduğumu sandığım bir konuda. Mesela spor kararı. Yürüme kararı alacağım. Eksiden olsa...Şundan bir hafta evvel. Başlardım uçuk kaçık olmadık hedefleri kendime bir salisede koymaya. Oysa şimdi..."Önce o karar uygulanabilir bir karar mı ve benim gerçekten bu yolu yürümeye (her anlamda) gönlüm var mı. Kararıma sadık kalabilecek miyim?" Önce bir durmak. Çok acayip blog. Çok acayip. Bu insanın kimyasının değişmesinden de acayip. Tamamen farklı bir işleyiş biçimi. Ve orijinalim böyleymiş. İnanamıyorum.

Olmadık hayaller kurmak ve bunu huyun sanmak. Kendini hayalperest sanmak. Olmadık hayaller kurup hiçbirini - zaten olmadık oldukları için- gerçekleştirememek. Ve bunu da hayatın sanmak. Bunun ilerisine geçememek. Bir türlü geçememek. Hem de aslında çok şeyler başarabileceğini sen ve herkes biliyorken. Birisi sana "ama bunlar çok uçuk kaçık" dediğinde "evet olabilir ama aşağısı kurtarmıyor" demek ve böyle hissetmek.

O seanstan sonra, ilk zamanlar tepkim şu oldu: yapmıyorum! Hiçbir şey yapmıyorum! Çünkü hiçbir şey yapmak zorunda değilim. Oh be! Oh be! Oh! Hiçbir şey ıspatlamak zorunda değilim. Hiçbir şey başarmak zorunda değilim. Gene de değerli bir insan olurum. Şunu alıp şuraya koymadan bütün bir ömür geçiririm ve kimse de karışamaz.

Kendime ne büyük baskı yapıyormuşum bilmeden. Bilemezsin.

O hırs benim değilmiş. O doymazlık da. Hırçınlık da bunlardan kaynaklanıyormuş.

Şimdi bir süre böyle geçer. Yeni işleyiş biçimine alışmaya çalışarak. Tabii ki boş duracağımı sanmıyorum uzun vadede. Çünkü canım sıkılır. Ama gelecek günleri düşündükçe sabırsızlanıyorum. Gelecek hemen başlasın istiyorum. Hemen kendime bir yol çizeyim ve başlayayım o yolda yürümeye. Keşke bir de eskisi gibi kitap okuyabilsem. O zaman tam olacak.

Yenilik olarak da saçlarımı kestirdim. Ve kuaför ayyyynı istediğim gibi kesti. Fazla kat istemiyorum dedim, tam kararında bırakmış katları. Olacak iş değil. Çok memnunum yeni saç modelimden. Bir de ben bu hafta sonu Karadeniz turuna çıkacaktım. Son anda vazgeçtim çok da hevesli değilim diye. Belki iki hafta sonra tekrar düşünürüm. Şu önümüzdeki haftalarda bir yolculuk güzel olabilir. Değişik yerler görmek. Yol gitmek. Bir de dün gece az kalsın N. 'yu arıyordum. Gece yarısı. Bir keresinde o bana yapmıştı. Ama sonra çirkin geldi gece yarısı çoktandır aramadığın birini aramak. Ben onun kadar çirkin olmak zorunda değilim. Bir de denenmişi deneme dedim kendime. Sonunda sinirlendirecek gene seni. Bırak onu. Yenisine yer açılmaz başka türlü. Züğürtlenince eski defterleri açma meselesi senin anlayacağın. Ama direndim. İyi yapmış mıyım?






Cuma, Ekim 06, 2017

Koca bir dünya.

Nasıl miskin, nasıl bet bir gündü. Sabah altı olmadan uyandım ve sonra uyuyamadım. Ama tam uykumu da alamadım. Ve bütün gün o modda geçti: uyku ayağıma dolandı durdu. Dünkü terapi seansını aklımdan çıkaramadım. Tıpkı beklediğim gibi, inanılmaz bir aydınlanma yaşattı bana terapistim. Hala henüz tam toparlamış değilim, belki de o yüzden enerjim böyle düşük. Başka şeyle ilgilenemiyorum.

Bu kariyer meselesini masaya yatırdım. Dedim ki "ileri saralım, diyelim ölmek üzereyim, ve, olur mu olmaz mı orası tartışılır ama biz oldu diyelim, çok büyük bir yazar olmuşum. Bu hayat beni hiç tatmin etmezdi" dedim. Özet geçiyorum seansı elbet daha bin tane şey konuşuldu. Dedi ki (özet olarak) "bu hangi ebeveyninizi tatmin etmezdi çok merak ettim". Anneeeeem! Yani: amanııııın, bu annemi tatmin etmezdi. Çünkü annem zaten tatmin olmaz bir insan ve ben hala onun onayını arayan bir insan olarak onun bu tatminsizliğini çok tenkit etsem, hatta acısam bile istemeden onun etkisini yaşıyorum. Ve hiç bir yolda karar kılamıyorum, çünkü hiçbiri yeterli gelmiyor - ona. Aslında ben kendi başıma kaldığımda mutlu olabilen bir insanım. Onun aksine küçük şeylerden mutlu olmayı başarabildiğimi düşünüyorum. Ve bunu büyük bir zenginlik olarak yaşıyorum fakat demek ki buradan hayatıma sızabilmiş bu tatminsizlik. Çok şaşırdım.

Bu durumun çark etmesi bir günde olmayacak. Ama bunu görebilmek bile ne büyük bir fark yaratacak hayatımda. Olay sanırım onun onayından kendimi çekip kurtarmak. Artık ne onayı zaten, kazık kadar olmuşum.

-----

Dün yazdım bunları. Sonra uyku bastırdı. Kaçmadan uyuyayım dedim. Ve gene altı saat sonra uyandım.

Hala o günkü seansta konuşulanları düşünüyorum. Tatminsizlik. Ama benim değil neyse ki. Referans aldığım kişinin. Şimdi bazı şeyler netleşmeye başladı. Hayatımda yapamadığım seçimler mesela. Ne merkür retrosu, ne Satürn etkisi. Bu o kadar özgürleştirici bir aydınlanma ki blog. Keşke yıllar yıllar önce fark etseymişim. Ve yine de buna rağmen ittire kaktıra bir yola girmeyi başarmışım. Ne güçlü bir insanmışım meğer. Ve şimdi önümde koca bir hayat var. Belki bazı şeylerden vazgeçip, yapabileceklerime odaklanabilirim sonunda. Sürekli bir tatminsizlik yaşamaktansa. Ya ömrümün tamamı böyle geçseydi? Bir de şunu dedi canım terapistim: elindekinin kıymetini bilememek. Bu da tatminsizliğin bir uzantısı. Elde etmek için çırpınıyorsun, fakat elde ettikten sonra onu görmüyorsun bile. Bu bir yere kadar normal, çünkü arzunun doğası böyle bir şey. Ama fazlası da fazla. Sepetimde bir dolu şey var, fakat ben hiçbirini görmüyorum, gözüm hep ilerde, hep başka yerde, hep olmayanda. Sanırsın hayatım bomboş geçmiş bugüne kadar.

Ne garip: şu an tamamlanmış hissettim. Sanki bir inşaat halindeydim ve bir malzeme eksikti o yüzden her şey beklemedeydi. Hani yıllarca bitmeyen inşaatlar olur ya. Kalır öyle. Şu an tüm malzemeler tamam. Artık bu binayı çıkabilirim. Tabii ki bir günde bitmeyecek. Bir süre daha kafamda bu kavramlar dönüp yerlerini arayacak, her şey yerli yerine oturana kadar. Ama o huzursuzluk ve sadece benim bildiğim hırçınlık bitti. Dünya varmış. Dünya. Koca bir dünya.





Salı, Ekim 03, 2017

Kimya.

Bütün kimyam değişti. Bir süredir daha gün ağarmadan uyanıyorum. Neyse ki teskin edicileri bıraktıktan sonra içtiğim papatya çaylarını da kaldırdım ve yine de uykuya dalabiliyorum artık. Çok değil yedi saat uyku. Ama fena sayılmaz. Dün enerjim de yerine gelmişti. Sanırım her gün et yemezsem paçavraya dönüyorum. Dün dünya kadar yer dolaştım, sanki başkasının bacaklarıyla dolaşmışım, ne bir ağrı, ne bir yorgunluk...

Çok iş gördük ama işler de yolunda gitti. Telefonda kırk saatte anlatamayacağım ve muhtemelen ulaşamayacağım usta, apartmanın kapısında karşımıza çıktı ve sorunlarımızın bir kısmını çözdü diğerleri ile de ilgilenme sözü verdi. Sonra da kapı kapı dolaşarak bulabileceğimizi hatta belki öyle de bulamayacağımızı sandığım alışverişleri aynı sokaktan, iki dükkân arayla temin edebildik: sülale boyu saksı altlığı ve telefon kablosu. Artık annemin evinin bir ihtiyacı kalmadı. Benim ev de sırada. Önümde koca bir gün uzanıyor ve benim tek zorunlu işim saçlarımı boyatmak. Ona da aşırı üşeniyorum ama artık kaçarı yok.

Bütün kimyam değişti diyorsam, mesela, geçen gün televizyon izleyebildim, tam bir buçuk saat. Hem de açık oturum. Hem de reklam arasından bile sonrasını bekleyebildim. Hem de normalde aşırı gıcık olduğum bir adam da vardı ve bu sefer adamı çok ilginç ve zeki buldum. Tamam itici bir konuşma biçimi var ama kafa zehir gibi çalışıyor. Konu sadeleşmek ve tüketimdi gene sevdiğim konulardan, ama ilgimi çekebildi. Eskiden çekemiyordu. Katılımcılardan biri, Afrika'yı bisikletiyle dolaşıyor ve rastladığı insanlara hayallerini sorup, bunları belgesellerde topluyor: Hasan Söylemez.

Satrançta artık acemiliği aştığımı hissedebiliyorum. Pozisyonlara yaklaşımım ve planlama biçimim kökten değişti. Bir taşı durduk yerde değişmiyorum, en azından. Elbette henüz ustalığa çok yol var. Fakat "bu iş aslında bana göre değil" hissiyatından kurtuldum. Belirli kalıplar var, onları öğrenmek gerek. Öğrendikten sonra da tahtada karşına çıktıkça tanımak. Her hamlede, taşların yeri değişiyor ve dolayısıyla karşına binlerce kalıptan birinin çıkma ihtimali var, ya da o bir kalıbı yaratma imkânı. Bütün zevki burada. Elbette hala kaba hatalar yapabiliyorum ama eskisine göre daha seyrek.

Asıl demek istediğim bu değil. Asıl demek istediğim keşke yazıda da böyle uğraşıp "ustalaşma" imkânı olsa. Yani sistematik olarak. Her gün çözebileceğim problemler ve anında alacağım olumlu ya da olumsuz geri bildirimler.  Yani her gün kendi kendine yazmaktan daha öğretici bir şeyler.

Hikayelerde de kalıplar vardır. Her hikaye yeni bir kalıptır aslında, başka kalıplardan oluşturulmuş.  Notos'un bir sayısını aldım geçende elime. İçinden bir öykü okudum meraktan: Anuş, Neslihan Önderoğlu (Notos 64). Öykü aslında çok basit bir kalıbı kullanmış onu diyecektim. Psikolojide de vardır, sanırım pedagoji okuyanlara da okutulur: Pigmalion. Mitolojik bir anlatım. Özetle adam kendi yonttuğu heykele aşık oluyor, sonra heykel gerçek bir kadına dönüşüyor. Öykü bunu işlemiş. Biraz değiştirmiş. Biraz başına sonuna eklemeler yapmış. Günümüze uyarlamış.

Ne kadar çok okursan o kadar çok kalıpla haşır neşir olursun. Belki de satrançta olduğu gibi öykülerdeki kalıplara dikkat edip aklımda istiflemeye başlasam... İnsan bunu zaten bir şekilde yapar ama...Bilinçli yapmak. Satrançtaki gibi. Anuş'u çok beğenmedim. Belki de Pigmalion'a başka bir şeyler katmalıydı. Bir kat daha çıkmalıydı üstüne. Olduğu gibi alıp yapıştırmamalıydı. Pinokyoda da mesela Pigmalion'a bir gönderme var bence. Andırıyor en azından.

Kalıplar. Satranç. Yazmak. Ustalaşmak. Nasıl yapsam?



Son olarak bir tarifle bitireyim. Nihayet aklım başıma geldi, tavuğu bir kerede pişirdim bu sefer, sonradan ısıtıp ısıtıp yedim. Lezzetinden hiçbir şey kaybetmedi. Hem de mutfak dağılmadı, hem de zahmetsiz hazır yemek. Yanındaki garnitürü istediğin gibi değiştir: pilav, makarna, sebze. Çok büyük kolaylık oldu. Önceden ne kafasızmışım, her gün yiyeceğim kadarını pişiriyordum.

Sebzeli soslu tavuk (4 porsiyon):

Malzemeler:

4-5 parça ızgaralık tavuk but ince ince doğranmış (kasaptan böyle isteniyor, benimkinden rica ettiğimde jülyen doğruyor)
Yarım soğan
Bir büyük kırmızı kapya biber
Bir patlıcan

(patlıcan yerine herhangi bir sebze olabilir, havuç, kabak)

Bir yemek kaşığı biber salçası (isteğe bağlı olarak acı da olabilir)
Bir yemek kaşığı hardal.

Hazırlanışı:

Soğan yarım ay, patlıcan küp ve biber kısa şeritler şeklinde doğranır ve az yağ dökülmüş tavaya konur. Sık sık karışıtırılır. Soğanlar yumuşayınca tavuklar eklenir. Sık karıştırılır. Tavukların rengi döndükten sonra salça ve hardal eklenir, iyice karıştırıldıktan ve bir iki dakika daha pişirdikten sonra yemek hazır.

Sunum olarak, pilavın üstüne kaşık kaşık konabilir, çok iştah açıcı durur.


Pazar, Ekim 01, 2017

Ekim başlasın!

Dışarıda nefis bir sonbahar havası var: serin ve ince yağmurlu. Sanki hiçbir sene sonbaharı bu kadar özlemle beklememiştik. Sanki kimseye karamsarlık vermeyen bir mevsim oldu bu, aksine ferahlıkla bağdaştırdığımız bir mevsim.

Az önce tütsümü yaktım. Salon lambam da yanıyor. Bir de hafif bir caz koydum. Bütün ev işlerini bitirdim gibi bir şey. Artık bugün bütün gün benim. Belki seramik satranç takımını bitiririm. Hatta bitirmeliyim. Zaten dört tane at kaldı. Belki bir de piyon. Piyondan emin değilim. Seramik hamurunu bana veren kadın beni unutmuştur. Kurban bayramından hemen sonraki hafta bekliyordu beni. Ve hiç ses etmedim. Bilmiyordum ki ne zaman biteceğini. Görev gibi olsun istemedim ama oldu işte biraz. Seramik hamuruyla ilişkim biraz böyle: bazen elime aldığımda yedi-yirmi dört bundan başka hiçbir şey yapmam gibi geliyor, yarım saat sonra ise bitse de kurtulsam havasındayım. Özellikle çamur elimin sıcaklığından kuruyup çatlak çatlak olmaya başladığında.

Dün gece ne oldu...Saat on filan. Whatsapp'ıma bir mesaj bildirimi. Allahallah. Kardeşim mi acaba annemler bugün yanına gelecekti, herhalde bir şey söyleyecek. Hemen açtım. O değilmiş. K.'miş. "Ne demek istediğinizi anladım." diye bir mesaj. Ne demek istemiştim acaba. En son ne zaman görüşmüştük ki, üç hafta olmuştur. Ondan beri ne bir telefon ne bir mesaj. Herhalde başka kişiye gönderiyor, bana göndermiş yanlışlıkla diye düşündüm. Yok. Banaymış. "Şu an mı anladınız?" dedim meselenin ne olduğu anlaşılınca. "Evet birden aydınlandım" diye yazdı. Yüzüme koca bir tebessüm yayıldı. Evreka. Bayılırım her türlüsüne.

Aslında bugün tam kapanıp yazma havası. Keşke yemek masasının üstü bu kadar dağınık olmasa. Seramik çamurları, çoğu bitmiş satranç takımı, mandala için suluboyalar, yarısı boyanmış bir mandala, başka boyalar, kalemler, fısfıs, pet şişe, adadan topladığım taşlar, ökaliptüs şekerleri, gözlük kabı, kalemtraş, eski öyküden kalma notlar. Nietzche'nin sözü gibi: bir kuyruklu yıldız yaratmak için gerekli kaos misali bir "sanatçı masası". Ahah. Böyle bakınca ne şık oldu birden o masa. Edebiyatın gücü işte.

Cesaretimi toplayıp, hayatımın eksiklerine bakınca, bana iki şeyin lazım olduğunu görüyorum: biri bir kariyer. Fakat yazarlık kariyeri değil kastettiğim, her ne kadar yazıyı bu saatten sonra bırakamayacağımı biliyor olsam da. Evet bu saatten sonra başlayacağım kariyerime. Çünkü geçmişi değiştiremiyorum. Satranç kariyeri de değil istediğim. Bundan da eminim. Her ne kadar büyük usta olmak istesem de, ve o derecede işler profesyonelleşse de. Şu an net değil ne olacağı bu kariyerin. Hem de hiç. Olsa güzel olurdu. Ama olunca da güzel olacak. Çünkü çalışkanlığa çok inanıyorum. Çalışırsan (akıllıca ;) ) her şeyi başarırsın. Bu konuda terapistimden yardım almayı düşünüyorum. Mutlaka beni aydınlatacak zekice görüşleri vardır.

İkincisi aşk/sevgi. İşte bu birinciye benzemiyor hiç. Hadi deyip kolları sıvayınca olmuyor. Belki hiç olmayacak. Ama olsa güzel olurdu. Bak dün şu şarkıyı keşfettim. Bin kere filan dinledim. Öyle güzel ki...Neden bana aşk şarkısı yazan çıkmaz?

Hadi bakalım, o mu bu mu şu mu derken, bu kadar güzel bir günü ıskalamayalım gene.



Cuma, Eylül 29, 2017

Yeni bir mevsim.

Saat benim için sabahın bir körü. Dışarısı çok bulutlu. Yağmıyor ama belli ki gün içinde yağacak. Sırtıma bir hırka ayağıma da çorap geçirdim. Bir de sandal ağacı tütsümü yaktım. Küçük ışıklar yanıyor salonda. Tam sonbahar. Üstelik nefis bir kitabım var. Dün gece okumaya başladım. Sylvain Tesson: dans les forêts de Sibérie. (Sibirya ormanlarında). Tam benlik. Altı ay Sibirya ormanlarında bir kulübede tek başına yaşamış bir maceraperestin nefis bir anlatımla kaleme aldığı bir kitap. Tam da alternatif hayat diye kendimi paralarken. Tam da buralardan gitmek istiyorken.

Dün gece papatya, melis, kakule, karanfil ve rezeneden bir bitki çayı hazırladım kendime. Böylece kesintisiz yedi buçuk saat uyuyabildim. Bu sabah enerjim daha yüksek. Birazdan kalan ev işlerini halledeceğim fırsat bu fırsat. Dün yerleri süpürdüm ve sildim. Büyük işti. Bir de bulaşık makinesini doldurup çalıştırıp boşaltmıştım. Ve tezgahlardan birini sıfırlamıştım. İnsanın enerjisi çok kapitalist bir sistemde çalışıyor. Enerjin varken işin daha da kolayını buluyorsun. Mesela o tuzluk doldurma işi. Eski tuzluğumun ağzı genişti, huni ile dolduruyordum rahatça. Fakat o kırıldı ve yeni tuzluğun ağzına huni sığmıyor. Geçen sefer alüminyum folyoyla zorlama bir huni denemesine girişmiştim ama zahmetli ve işlevsiz olmuştu. Bu sabah ne yaptım? Bir kase aldım, içine tuzluğu koydum ve tuzu boca ettim dolana kadar. Kenarlardan taşanlar kaseye döküldü, oradan kaseye dökülenleri de tuzun bulunduğu geniş ağızlı kavanoza bir saniyede aktardım. Bitti gitti. Toplam otuz saniyede zahmetsiz tuzluk doldurdum.

Bu sabah bir aydınlanma ile uyandım. "İnsanlar benim olmalarını istediğim gibi olmak zorunda değil." Günaydın. Sözün her anlamıyla. "İnsanlar kendi olmak istedikleri gibi". Bırak olsunlar. Ne zorluyorsun? Zorlamakla nereye varacağını umuyorsun? Ne boş işlerle uğraşıyorsun, farkında mısın? Sana V. 'den bahsetmedim değil mi. Bahsetmedim. Bollywood film yapımcısı. Hintli. Çok alakasız bir yerden tanışıp yazışmaya başladık. Sık sık Istanbul'a geliyormuş ve Bodrum'da ve galiba Istanbul'da filan yakında bir film çekecek. Bana çok ilgili bir mail attı, tanışma maili. Ben de ayrıntılı yazdım. Profesyonel bir yazışma değil. Kişisel. Flört düzeyinde de değil. Belki de yanılıyorum. Belki de fazla iyi niyetliyim. Neyse. Ben ayrıntılı yazdıktan sonra bundan bir süre cevap gelmedi. Ben de üstüne düşmedim. Dedim herhalde umduğu her ne idiyse, bulamadı. Ya da her neyse. Sonra İnstagram'ımdan takip isteği atmış geçen gün. Ben de buna mailimi aldın mı, aldınsa neden yanıtlamadın dedim. (Hayır yanıtlama istemiyorsan da o zaman İnstagram'ımı niye takip ediyorsun?) Aldım fakat seyahatteydim dedi. Ertesi gün de bir cevap atmış ilk attığım mailime. Gülsem mi ağlasam mı. Cümle cümle cevaplamış, fakat şöyle: bende bir paragraf yazının altına verdiği cevap: OK. Bende bir paragraf daha var, cevap: gene tek kelimelik. Kendisinden de hiç bahsetmemiş. Böyle abuk subuk bir yazışma. Sinirlendim tabii ilk önce. Sonra da işte bu sabah böyle düşündüm. Ben adamı dost canlısı, renkli, konuşkan bir insan sandım. Belki angutun teki? Belki iletişim özürlü? Bırak olsun. Pas geçersin biter gider. Yok. İlla oldurucam bazı şeyleri. Çok sakat bir huy. Çok. Ve çok gereksiz.

Şimdi kafamı kurcalayan başka bir konu var. Enerjim de geri geldi sayılır ya. İki saate bütün ev işlerini havada karada bitiririm. Zaten en büyük kalem işi dün hallettim. Şimdi. Diyelim, bütün haftanın ev işlerini bitirdim. Diyelim. Yemekleri filan da bir şekilde hallettim. Sonra? Ya işte bu büyük bir soru benim için. Ev işleri günümü o kadar kaplıyor ki. Hele yapamadıkça. Önüme yığılıyor dağ gibi. Gidince boşlukta kalıyorum.

Evin içinde çok fazla vakit geçiriyorum. Bu sene Çanakkale dışında bir yere de gitmedim. En fazla adaya gittim denize girdim ki o bile ne kadar iyi gelmişti. Gezesim var. Ama onun dışında, esaslı bir iş yapasım var. Yazmak çizmek bir yere kadar. Ben bir işe yaramak istiyorum. Bir sorun çözmek. Zekamı, donanımımı bir işe koşmak. Mesela Elif'ten öğrendim: insanlar başka bir okul mümkün derneğini kurmuşlar. Elif'in dediğine göre bu sene Bodrum'daki kapanmış. Fakat denemişler. Koltuklarına kurulup hayal kurmakla ya da dövünmekle kalmamışlar. Uğraşmışlar.

Sanırım bugün bol bol hayal kuracağım, listeler çıkartacağım, araştıracağım, ölçüp biçeceğim.



Salı, Eylül 26, 2017

Alternatif.

Mesela bugün. Biraz daha iyiyim. En azından kanım çekilmiş gibi, koltukla tek vücut olmuş halde yaşamadım günümü. İçimde hevesler var. Ama benim o bildiğin heveslerimden. İki gün sonra yerini yeni heveslere bırakan, ayşeyi görünce fatmayı unutan heveslerden. Ya da öyle olmasından çok korkuyorum. Ve bu huyumdan çok sıkıldım. Ayrıca Acemi Öykücü projemi çok ihmal ettim. Ona da canım çok sıkılıyor. Bu istikrarsızlık beni yiyip bitiriyor. Belki en büyük dertlerimden biri. En büyük kusurum.

Pazartesi günü blog okunması son zamanların en yüksek rakamlarını gördü. Teşekkür ederim sevgili okurum. Dünyanın dört tarafına yayılmışsın ve bu beni her zaman çok heyecanlandırıyor.

Şu sıralar, sanırım en büyük meraklarımı "alternatif" sözcüğünden bir çatı yapıp altına toplayabiliriz. Her şeyin alternatifi çekiyor ilgimi. İstanbul'da yaşamaya alternatif. Tatile alternatif tatil: işte otel yerine bedel karşılığı kaldığın çiftlikler, ya da karavan kiralamak, onunla gezmek. Ayşe'nin o postundan sonra alternatif eğitim sistemi.

Biz pedagoji okumadık, yani eğitim bilimi. Çocuk gelişimi filan okuduk ama o aynı şey değil. Bir de uzun yıllar özel ders verdim, burada pek bahsetmiyorum artık. Dersin içeriğini de yöntemini de kendim belirliyordum ve işin en hoşuma giden kısmı da buydu, çünkü bir kavramı öğretirken kendimin ve çocuğun bütün yaratıcılığını kullanma imkânım oluyordu. Tabii ki çok vaktimi ve emeğimi alıyordu, araştırıp, malzemeleri temin etmek. Ama çok keyifliydi. Mesela, çocuğa "bu bundan büyük, bu bundan küçük, bu aynı" demenin fransızcasını öğretebilmek için (yuvaya giden çocuk), çilingire uğrayıp ellerindeki kalmış anahtarları istemiştim. Yaklaşık yirmi otuz tane anahtar. Sonra bir yerden bir çıta edinmiş, elimdeki ilkel bir testereyle çıtaya eşit aralıklarla çentikler açmıştım, biraz da iplik götürmüştüm yanımda. Derse elimde bu torbayla gitmiştim. Zaten elinde malzemelerle gidince çocukların ilgisi bir anda tavan yapıyor. Anahtarları masaya yaymıştık. En sonunda sana küçük bir süprizim olacak demiştim. Tek tek karşılaştırıp, en büyük olanı bir sola kaydırıyorduk, böyle yapa yapa hem her seferinde sıkılmadan "bu bundan büyük" (ya da küçük) cümlesini tekrar ettirmiş oluyordum, hem de en sonunda anahtarlar boy sırasına dizilmiş oluyordu. Boy sırasına dizilmiş anahtarların sırasını bozmadan, deliklerinden ipi geçirerek çıtanın çentiklerine asmıştık. En son, çıtayı iki ucundan tutmuştum, öğrencime parmağıyla bütün anahtarlara bir uçtan başlayıp parmağıyla ters tarafa hareket ettirmesini söylediğimde çıkan o güzelim uyumlu sese adeta vurulmuştu. (Şu aşağıdaki aletin anahtarlısı.) Sonradan bütün gün elinde o aletle dolaşmış, daha da sonrasında annesinden gerçek bir müzik aleti almasını istemişti.


Buraya nereden geldim. Ayşe'nin postundan. Aklım orada kaldı. Alternatif bir eğitim sistemi diyordum. Montessori kitaplarına ve Finlandiya eğitim sistemi hakkında kitaplara baktım Amazon'dan. Henüz satın almadım ama aklımı çeliyor. Gece, Ayşe'nin postunun altına çok güzel öneriler sunmuş yorum kısmında. Çocuğa evde alternatif bir eğitim vermek, ufkunu genişletmek için.

Bence okullarda öğretilen bilgiler çok şuursuzca seçilmiş. Mesela biz altıncı sınıfta deniz kestanesinin üreme şekli üstüne ders gördük. Orta bir. Onbir yaşında. Biyoloji dersi. Hangimiz merak ediyordu acaba? Çok mu lazımdı o yaşta o bilgi? O yaşta kaç tane deniz kestanesi görmüştüm ki? Bugüne bugün kaç tane gördüm acaba ve üreme biçimlerinin benim hayatıma etkisi ne?

Baştan tasarlansa, eğitim müfredatının içine neler konmalı, günümüz dünyasında gerçekten faydalı konular neler: ben olsam cv hazırlamayı, değişik iş arama tekniklerini, proje yönetmeyi, kişisel finans, diyet ve yiyeceklerin besin değeri, çevre koruma gibi pratik konuları lise belki orta okul müfredatına eklerdim. Meditasyon tekniğini öğreten bir ilkokul bile görmüştüm bir belgeselde. Denge derdim çocuklara: akademik başarı ile sosyal hayat arasındaki denge, çalışmak ve eğlenmek arasındaki denge. Yeni okul sistemini bu denge üzerine kurardım en önemlisi. Bir de rekabet yerine işbirliğini öğretmeye çalışırdım, işbirliği ve birbirini tamamlayıcı beceriler üzerine kurulan proje ödevleri verirdim. Ve saygı: başka inanışlara, başka kültürlere, yaşam biçimlerine saygı, başkalarının hem artılarına hem eksilerine saygı. Bir de proje bazlı eğitim konusu var bana çok ilginç gelen. Tüm bu bilgileri derleyen bir kitap üstüne çalışırdım, bu kadar istikrarsız bir insan olmasam.

Sen olsan eğitim müfredatına hangi dersleri eklerdin? Sence ideal eğitim sistemi nasıl olurdu?

Pazar, Eylül 24, 2017

Kişisel ayrıntılar...

Dün mesela. Blogumdan da muhabbetimden de nefret ediyordum. Gereksiz kişisel ayrıntı doluydu, çöptü. Gene yazsam gene kimseyi ilgilendirmeyen kişisel ayrıntılarımı dökecektim. Hatta nasılsa kimseyi ilgilendirmeyecek diye analog günlüğüme yazacaktım çünkü bir yandan da doluydum. Yazasım, anlatasım vardı. Sonra gündem benim şaşkın bakışlarım ve "inanmıyorum" nidalarım arasında birdenbire değişti. Üç aydır süregelen PMS ve ben artık ya menopoza girdim, ya da kanser oldum diye kendi kendime yaptığım kuruntularım bitiverdi. Nasıl oldu? Hiç kolay olmadı. Bol teskin edici ilaç aldım. Belki onların da etkisi vardır. Prospektüste adet öncesi sıkıntısını gerginliğini giderir yazıyordu. Fakat bence asıl tetiği çeken canım Adrienne'imin PMS ve adet krampları için hazırladığı yoga videosu oldu. En büyük eczacı gene bizim kendi bünyemiz. Hala hayretlerdeyim. Hareketler o kadar basit ki. Yastıkları bacağının üstüne yığıyor, sonra da üstüne uzanıp derin nefesler alıyorsun mesela. Ya da bir battaniyeyi katlayıp, omurgana denk getirip üstüne uzanıyorsun. Her seferinde, bir işe yaramasa da en azından bir zararı yok diye yapıyorum, ve her seferinde işe yarıyor. Yogayı bitirdikten tam bir buçuk saat sonra, üç aydır ortalıklardan kaybolan hormonal dengem yeni bir döngüye girmişti. Vatana, millete hayırlı olsun. Tesadüf mü bu şimdi?

Böylece enerji sıkıntılarım da son bulacak diye umuyorum. Gerçi son yazıdan sonra gene ufak ufak normale dönüyordu. Bir sabah erken kalkıp, otuz tane iş görmüştüm öğlene kadar. Bankalar, tencereciler, kasap ve saire. Ama mesele hormonaldi ve buna çok canım sıkılıyordu.

Onun dışında sayılarla aram iyi. Mesela ışık hızında yükselen kilom, ışık hızında düşmeye başladı. Umarım devam edecek. Sonra, yakın zamanda problem puanımda rekor kırdım: 1500'ü aştım. Oyun puanım hala geride fakat çok maç yapmıyorum o yüzden. Maçların puanını düzeltmek daha zor, enerjisizken maç yapmayayım demiştim. Satranç oyunum gelişti yine de. Hissedebiliyorum. Artık farklı bir yerdeyim. Mesela 1600'lük, 1700'lük problemleri çözmem istisna değil, hatta birini yarı zamanda bile çözdüm. Üstelik CAPs diye bir sistem var. Tam kitaba göre oynadığım bir açılıştan sonra kolayca aldığım bir maçın değerlendirmesi, 2300 ratingli bir oyuncu gibi oynadığım yönündeydi. Tabii ki gerçek seviyem o kadar değil (öyle olsa Türkiye birincisi filan olmam gerek) ama yine de çok başarılı bir maç çıkarmışım demek o sefer. Bu hafta sonu yeğenimin turnuvası var. Hocası ona kesin madalya alırsın demiş. Ki turnuvada milli takım oyuncuları da olacakmış. Bir sevindim. Sanki madalyayı ben alıyorum. Bir ara Istanbul'a gelecekler, ona o "pattern" şeysini göstermem gerek. Kesinlikle oyununu çok ilerletecek. Ve söylemedim. O "pattern" şeysini ben Susan Polgar'ın bir belgeselini izledikten sonra problemlerde aramaya ve aklımda tutmaya çalışmıştım. Geçenlerde tam olarak benim yaptığımı anlatan, ve tavsiye eden bir büyükustanın videosunu izledim (chess.com da olduğundan link veremiyorum). Demek doğru yapıyorum diye sevindim. Diyor ki özetle, her taktiği akıl edemezsin, bazılarını öğrenmen gerek. Bu o kadar önemli bir bilgi ki. Ben hepsini akıl etmem gerek, etmezsem bir işe yaramam diye düşünüyordum başlarda. Oysa artık başaramadığımda tepkilerim bile çok daha yumuşak. Hmm, "bunu akıl edemedim bak", "hmm bu aklımın köşesinden bile geçmedi, ilginçmiş", "hmm bunu hiç bilmiyordum, öğrenelim bari", "hmm bunu neredeyse başarmışım". Eski hırsım öfkem hiç kalmadı. Ve taktik çöze çöze ağbimin bana bir zamanlar sorup, cevaplayamadığım problemleri, ya da pozisyonlar hakkında yaptığı ileri yorumları nasıl akıl ettiğini anlamaya başladım. Anlamaya başladıysam, yaklaşıyorum demektir. Oysa eskiden kopup gidiyordum oyundan, bana o kadar uzak bir hesap gibi geliyordu ki. Kolunu uzatıp aya dokunmak kadar ihtimal dışı. Dahi filan olmak gerekmiyormuş. Çalışmak gerekiyormuş. Görmüş olmak gerekiyormuş. Ama o da benim seviyemin çok üstünde sormuş hep.
Artık bir rahatlık var tahtayı değerlendirirken. Ama 115 saate yakın problem çözmüşüm toplamda, 8000 küsur.

Başka da bir şey yok şimdilik hayatımda. Pek heyecanlı değil. Ama şikayetçi değilim. Tersine. Şükürler olsun. O hafif kanamalar kanser habercisi değilmiş. Ve şükürler olsun henüz menopoza girmedim. Şükürler olsun, kilom azalmaya başladı. Şükürler olsun satranç yerinde saymıyor.



Pazartesi, Eylül 18, 2017

Enerji, umut ve sanat.

Çok dövünüyormuşum. Bugün anladım. Yeni bir düşünce geliştirdim: "enerjim olsa çok şey yaparım". Ama enerjim az. O yüzden her istediğimi yapamıyorum ve artık bunun için dövünmekten vazgeçince çok rahatladım (o da bir enerji zaten). Yine de malak gibi devrilip yattığım günlere kıyasla bir tık daha enerjiğim. Geri geliyor yavaş yavaş gücüm. Ayrıca ışık hızında artan kilom da sabitlendi. Düşüşe geçmesini bekliyorum.

Enerjim olsa bu ev parlar. Yapabilirim bunu. Hem de normal insanlar gibi yarım günde. Ama en azından geçen gün yaptığım alışverişin torbalarını yerden topladım. Sorun bende değil. Enerji kıtlığında. Bence düzelecek. Umutluyum. Hem enerjik hem de zayıf olduğumu hayal ediyorum da. Of annem. Zapzayıf ama. Eskisi gibi. Fıstık vücutlu zamanlarım gibi. Ondan da umutluyum. Çünkü dün akşam her zamankinden daha az pilav ve tavuk yedim de o kadar tok tuttu ki, üstüne bir tek tanecik kurabiyeyi kendimi zorlayarak yedim. Boğazımdan geçmiyordu. Eski zamanlar gibi. Kahveye bile yerim yoktu. Ki ben çok uzun zamandır yemeğin üstüne tatlı yemezsem yemek yemiş gibi hissetmiyordum. Bir tanecik kurabiye boğazımdan geçmedi uzun süre. Sonra zorladım kendimi, gereksizdi ama yaptım. O da geçici, bundan sonra zorlamam. Keyif yapayım dedim. Eskiden kalma alışkanlık. Vazgeçebilirim. Geçeceğim de. Sadece kiloların daha hızlı inişe geçmesini beklerdim. Ama işte hareketsizlikten herhalde.

Öykü Gazetesine ben bir mail atmıştım. Öykümü göndermeden önce adres doğru mu, tercih ettikleri bir format var mı, bu tarz teknik konuları bilmek için. Bir hafta cevap gelmeyince de "rasgele" deyip olduğu gibi yollamıştım öykümü. Ya tutarsa hesabı. Sonra geçenlerde artık bunları unutmuşken bir mail geldi. Evet adres doğru, şu bu, bir ay içinde olumlu ya da olumsuz döneriz diye. Oyyy. Ne sevindim. En azından olumsuzsa da söylüyorlar. Kala kala iki haftadan az kaldı, yolladığım tarihe baktım. Çok heyecanlıyım. Ya, "tamam yayınlıyoruz" derlerse? Herhalde ortalığı birbirine katarım. Hayali bile güzel. Çok beklentim olmasa da.

Aynı şekilde istediğim gibi çalışabilsem, üretimim de çok farklı olurdu. Çok daha güzel, incelikli ve derin öyküler yazabilirdim. Ama bunun için bir donanım gerek. Bunun için de okumak ve çalışmak. Başka konulardan beslenmek. Belki başka dallardan. Mesela biyoloji. Biyolojik-gerilim türünde bir öykü yazabilirim örneğin. Biyoloji bilgim buna izin verir. Bu güzel bir örnek olmadı, çünkü bilmediğim bir dal söylemek istiyordum. Neyse konu anlaşıldı zaten. Tam kapasitemde olmayı çok istiyorum blog. Hep bu layık olduğum yerde değilim ve gerekeni hala da yapmıyorum hissi. Aslında aklımın gerisinde sabahtan beri bir yazı var. Bu sabah okudum ve çok etkilendim. Bence başlı başına bir kişisel gelişim makalesi, içinde her şey var. Fazıl Say instagramında paylaşmış, kendi hayatından:

"İPEKYOLU'NDAN ÇINAR DALINA 1
24 yaşımdaydım, Mart 1994. Berlin'de yapayalnız yaşıyordum, bir yarışmaya hazırlanmış fakat katılmamıştım, büyük bir bunalım yaşıyordum, hiç bir istediğim olmuyordu, bir kariyerim, düzenli konserlerim yoktu, umutsuzdum, mutsuzdum, 
piyano çalmanın değerini yitirmek üzereydim. 
Kendimi suçluyordum. Kendimi hiç bir şey bilmemekle suçluyordum. Müziği de bilmiyordum. 
Şiiri de.
Öğrenmeye karar verdim Ama piyano başında değil. Bir kütüphanede. Berlin'de dünyanın en büyük kütüphanelerinden biri vardı. Akademide ders verdiğim haftada 8 saat dışında Her gün 10 saat kütüphaneye müziği, edebiyatı sanatı ve tarihi okumaya öğrenmeye karsr verdim. "İlk müzikleri" dinleyerek araştırarak başladım. Etnik dünya müziklerini. Ritm nedir? Melodi nedir? Sesler ne anlatır? Binlerce kayıt vardı. Dinliyotdum. Yaşadığımız dönem ile ilişkisini kuruyordum. Ses frekanslarının ruhumuza etkisini de araştırdım.
Çin, Hint, Mezopotamya ve Anadolu kültürlerinin ilk müziklerini öğrenirken o derece etkilenmiştim ki, Nisan 94'de tüm bu bildiklerimi derleyip İpek Yolu konçertosunu bestelemeye bsşladım. 
Dünya gezegeninin frekans tonu pes do diyez, hint tablaları, sitar, tibet müziği, gong, ortadoğu kavalı, dramı, anadolu sazı, yağmur sesleri, deyiş, doğa, anlatım. 
16 dakikalık bir konçertoya bütün hissettiklerimi koymuştum. 
Kriz de bitmişti, çok da iyi çalıyordum, çünkü "çalmayı" düşünmüyordum çalarken, "donanım" beni başka bir paralele getiriyordu. 
İki yıl sonra eseri ilk kez Amerika'da çalmış ve kayıdını almıştım. 
Dünyada en çok güvendiğim,19-20 yaşlarımda masterclass'larına katıldığım büyük usta Ligeti'nin yanına gittim, kayıdı ve partisyonu alıp ona dinlettim, "son yıllarda dinlediğim en şiirsel eserlerden biri bu, bir çizgi çekmişsin, özgün bir yol bulmuşsun, sen buradan devam edersen olur, aferin sana" dedi Ligeti. 
İpek Yolu dünyada en çok seslendirilen eserlerden biridi o gün bugündür. 300'den fazla konserde, bugüne değin 3 ayrı kayıdı ile.
Oda orkestrası ve piyano için olduğu için, bir Mozart konçerto çalıp yanına "İpek Yolu"nu koyarım programa şef ile ya da şefsiz.
İpek yolu'nu 1994 Nisan'ında , İlk şarkılar'ı 94 Mayıs'ında bestelemiştim.
"

İpek yolu konçertosunun bütün halini şu an spotify'dan zor bulabildim. Sabah biraz Mezopotamya senfonisini dinledim. Bir kısmını ve başını. Aslında İpek Yolu'nu dinlerdim. Ama İnstagram yorumlarında birisi, "bir Urfa'lı olarak gurbetteyken Mezopotamya Senfonisini çok dinledim" yazmış, bu cümleyi okuyup zırıl zırıl ağlamaya başladım sabahın bir köründe. Sonra da bulabildiğim kaydı pür dikkat dinleyip anlamaya çalıştım. Ben gurbetteyken Istanbul Senfonisi olsa onu dinleyip onunla avunmaya çalışır mıydım diye düşündüm. Ya besteci olsam? İstanbul'u müzikle nasıl anlatırdım? Bence Istanbul'dan senfoni olmaz, olsa olsa kakofoni olur. Ukalalıktan değil be okurum, sen de biliyorsun, bıktım gürültüsünden, gerçekten sıtkım sıyrıldı. Başını dinledim onun da biraz. Deniz sesi koymuş besteci. Böyle değişik bir aletle, hani yağmur sesi çıkaran insan boyunda nefis çubuklar var ya, onun daha farklı bir biçimiyle. Hoşuma gitti o bak. İstanbul deniz de demek büyük oranda. Şu an fonda çalıyor. Deniz kısmını bu kayıtta duyamadım sanki. 

Biliyor musun, Mezopotamya'yı dinlerken, ilk başta çok güzeldi, bana deve sırtında giden bir insanı çağrıştırıyordu, onu da deve sırtında gittiğimden değil, çocukken okuduğum, deve sırtına binen birini anlatan bir hikayeden bildiğimle. Sonra birden müzik "bozuldu", çirkin bir şey çalmaya başladı, hiç sevmedim, rahatsız bile oldum, ne yapmış Fazıl Say burada, bu ne biçim beste, ne biçim(siz) müzik diyecektim ki, anlamak için kendimi bir tık daha zorladım, çirkin-rahatsız edici-sevilesi değil ve zorlayıcı, yoksa dedim, yoksa savaşı mı anlatıyor burada? Sonra bu bestesiyle ilgili bir belgesel buldum ve nitekim savaşı anlatıyormuş..."Savaş anlamsızdır" diyor mesela belgeselin bir yerinde, kameraya bakıp. İşte buydu benim de duyduğum, tam olarak. Gene ağlamaya başladım. Hem savaşın anlamsızlığına, hem "anlamsızlığı" müzikle anlatan bir insanı "anlayabilen" diğer insanla arasındaki iletişime.

Şimdi kendime bir salata hazırlayacağım, yanında ayran, sonra da çok enerjim olsaydı neyi nasıl yapardım, onu yazacağım bir yere. Gücüm geri geldiğinde lazım olur. "Eee şimdi ne yapıyorum" diye ortada kalmak, gafil avlanmak istemiyorum. Ama çalışacağım diye hayatı ıskalamak da. Denge. Her zamanki gibi.



Pazar, Eylül 17, 2017

Erken başlamış koca bir Cumartesi günü.

Kardeşim temelli Bodrum'a taşındı. Aramız çok iyi değil o yüzden dün akşama kadar arayıp sormamıştım. Dün aradım. Anlattı. Tabii huylu huyundan vazgeçer mi. Bire bin katıp öyle bir anlattı ki, şerefsiz, sabah olmasını beklemeden tası tarağı toplayıp gitmek istedim. Ama o hep böyle. Onun sevmediğim taraflarından biri de bu. Güzel değilse bile, çok eğleniyordur, şahane bir yerdir, yeryüzünde eşi benzeri görülmemiştir. Böyle konuşur. Hiç bir zaman, ben eşeklik ettim, çok mutsuzum, köpek gibi pişmanım demez. O yüzden bile bile lades.

Aslında en güzel kısmı çocukların okulları. Küçük olan bu sene ilk defa okula başlayacaktı. Yani yuvaya. İlk günün akşamı, çocuğu almaya geldiğinde, çocuk kardeşimi görünce ağlamış. Kardeşim de "vah yavrum, bütün gün fazla geldi, çok özledi beni" triplerine girmiş. Sonradan, çocuğun eve gelmek istemediği için ağladığı ortaya çıkmış ahahahahha. Zor aldık okuldan dedi. Yalnız öyle okulu ben de bırakmak istemeyebilirim. Etrafta tavuklar filan geziyor, topraktan soğan patates çıkarıyorlar, bahçede çamurla oynuyorlar. Bir de video gönderdi. Tiyatro yaptırıyorlar parmak kadar çocuğa. Öyle de güzel yaptırıyorlar ki. Bizimki de çok mutlu. Ne söylüyorlarsa yapıyor, sanki hep bunu beklemiş gibi. Büyük de kodlama öğrenecek bu sene. Bir de basket sahasına tav olmuş.

Annemi bırakıp hiçbir yere gidemem. Üç sene önce durum farklıydı, Datça'da yaşamak istiyordum, kardeşim henüz bir yere gitmemişti. Sonra gidemedim. Galiba tam gidesim de yoktu. Ama şimdi, buranın gürültüsünden çok bunaldım. Sadece gürültüsünden değil. Galiba birçok şeyinden. Fakat diyelim annemi kardeşim ikna etti, o da indi Güney'e. Olmaz ama, diyelim oldu. Belki ben de denerdim yeniden. Bilmiyorum. Tanıdık kimse olmadıktan sonra yeni bir yere yerleşmek zor. Beni en çok düşündüren kısmı bu. Onların olduğu yere gitmezdim de alternatif bir yer aramaya başlardım sanırım. Belki de oralarda kafa dengi birilerini bulurdum. O da bir ihtimal. O en güzeli olurdu elbet.

Bu sabah çok erken uyandım. Daha hava yeni aydınlanıyordu. Uykumu almıştım. Çoktandır olmuyordu: erkenden ve uykumu almış uyanmak. Sanırım bir gün önce deniz ve güneş havası çarptı ve gene gece erkenden sızdım. O saatte kendinden uyanabilmek müthiş bir duygu. Sonra saat öğlen 11 gibi enerjim tükendi ve saat ikiye kadar yatıp uyudum. Şimdi gene geçen günkü gibi dermansızım, uykum yok ama dermansızım. Yapmam gereken ufak tefek işler var ve hiç yapasım yok. Kendimi çok zorlamıyorum. Geçeceğini düşünüyorum. Böyle olduğumda bir tane tencereyi bile çalkalayıp bulaşık makinesine kaldıramıyorum. Oysa dün ne çok yol yürüdüm hem de güneşin altında. Bir kere evden metroya yürüdüm. Sonra Karaköy Tünel'den Eminönü adalar iskelesine kadar yürüdüm. Sonra adada, adanın iskelesinden adanın arkasına kadar yürüdüm. Sonra denizde o kadar yüzdükten sonra bir de o yolu gerisin geri yürüdüm, arkadan öne. Sonra akşam otobüs durağından eve kadar yürüdüm ki nereden baksan bir buçuk iki kilometre yol. Fakat şu anda dışarı çıkıp markete gitmeye mecalim yok. Ne de tırnaklarımı kesmeye. Ne de oraya buraya saçılmış kıyafetleri filan toplamaya.

Oysa pasta yapasım var. Mesela ekler. Ya da işte meyveli bir pasta. Pastanede beğenmeyip almadığım ortası kremalı pastalardan. Kremasını kendim o geçen günkü yoğurtlu kremalı pudra şekerli karışımdan yapacağım. Oysa şişmanladım. Pasta benim neyime. Sanırsın ev yapımı pasta şişmanlatmaz diye bir kural var, onu bellemişim. Bir de ortalık iyice dağılacak. Ve pasta da çok bir şeye benzemeyecek.

Sonuç olarak gün çok da bir şey yapmadan geçti gitti. Dışarı çıkıp bira ve mısır cipsi aldım. Bir de makarna, pirinç ve ayçiçek yağı. Eve geldim, bira ve cipsle Cameraperson diye bir belgesel izledim. Hikmet bey mektuplarında önermişti. Hikmet bey'in mektuplarını merak ediyorsan senin (elektronik) posta kutuna da gelebilir. Zaman zaman o sıralarda gündemindeki konuları yazıyor. Bazen film, kitap ve müzik de öneriyor. Cameraperson belgesel çeken bir kadının sanki elinde kalmış kırpıntılardan oluşmuş. Zaman zaman kendi ailesini de çekmiş. İlk başta art arda kırpıntı diye izlerken, sonra birbiriyle ilişkisi ortaya çıkıyor. Ben Hikmet bey gibi mutlaka izleyin demem. Çünkü bana bilmediğim bir şey anlatmadı. Sadece kendimle ilgili bir şey ayan beyan netleşti. Yani biliyordum ama bu kadar net olarak değil. Mesela Yugoslavya'daki savaşı televizyondan iki gözüm iki çeşme izlemiştim. Fakat bugün sorsalar Boşnaklar müslüman mı, Sırplar hristiyan mı bilemem. Bu belgeselden anladığım Boşnaklar müslüman ve Sırpların zulmüne uğramış. Ama yanlış anlamış da olabilirim. Hala bilmek istemiyorum. Bir keresinde bloggerlardan birisi, haber izlemezsen aptal olursun gibi bir düşünce belirtmişti. Belki doğru. İzlemiyorum ve aptallaşıyorum, ama izlersem kanser oluyorum, verem oluyorum. Doksanlı yıllarda haberleri izliyordum ve iki saat kendime gelemiyordum. Darfur'u da bilmiyormuşum. Yani medyada konuşuldu bir olaylar olduğu filan. Fakat kim kime ne yaptı bilmiyorum. Bilmek istemiyorum.

Belgeselden sonra kurabiye pişirdim. Saat gece yarısını geçmişti. Kurabiyeler pişerken azıcık tezgahı topladım. Kendimden beklemezdim. Daha kurabiyeleri erimiş çikolataya batıracağım. Soğuması lazım önce.  Ama sanırım yapamayacağım. Yatasım da yok. Belki bir kaç tanesini tadımlık batırabilirim. Sanırım bugünlük burada kesebilirim. İyi geceler dünya.





Cuma, Eylül 15, 2017

Umursamak, dünya şampiyonası ve Churchill.

Genelleme yapılabilir mi emin değilim, kendi öykülerim ve standartlarım için söyleyeyim, zaten çok fazla yazmadım ama yazdıklarım içinde en başarılı olanları planlama aşamasında ne olacağı belliydi. Tabii ki bir de fikri uygulamaya sokup, istediğini yapabilmek var. Ya da yapamamak. Henüz başıma böyle bir şey gelmedi: düşünüp de yazamamak. Fakat sanırım planlama aşaması benim için en önemli kısmı. İş burada başlıyor ve bitiyor. Ve en pas geçilmemesi gereken soru: bunu insanlar niye umursasın? Güçlü bir umursama sebebi güçlü bir öykünün belkemiğini oluşturuyor. Ne zaman şımarıp, "ya ne var güzel güzel yazıyorum işte, boşver, umursarlar zaten" rehavetine kapıldıysam hep elimde patladı. Olmuyor. Bir ay da üstüne çalışsam, üç ay da üstüne çalışsam, başından eksik tasarladıysam sonunda da öykü aksak kalıyor. Ama başında umursama ilkesinden ödün vermediysem, bir haftada bile çok da güzel bir öykü yazabiliyorum.

Bunu kendime not düşüyorum. Çünkü aklımda başka bir öykünün unsurları oluştu. İlk unsurlar çok cezbedici ve ben buna kapılıp gene bir ay üstünde çalıştıktan sonra, "of olmadı gene yazamadım" demek istemiyorum. Gerçekten bunu hayatımda bir tek kere daha yaşamak istemiyorum. Son yazdığım öykü bu türün sonuncusu olsun. Bir aylık bir çalışma kaybetmek çok can sıkıcı.

Onun dışında, Gürcistan'da dünya satranç şampiyonası başladı ve karşılaşmaların başında bütün yıldız isimler patır patır döküldü bile. Çok acı. Nakamura, Karjakin ve Carlsen veda ettiler şampiyonaya bir de Kramnik zannedersem. İnanılır gibi değil. Geçen sene Karjakin ve Carlsen kıran kırana mücadele etmişlerdi birincilik için. O seviyede oynayıp kaybetmeyi hiç ama hiç hayal edemiyorum. Sanki hesaplayamayacakları durum yokmuş gibi.

Bugün ilginç bir şey keşfettim. Satranç oyununa ruslar şahmati diyormuş (rus harflerinin altında okunuşu var küçük harfle):


                                      


Ermenistan Ermenileri muhtemelen Ruslardan etkilenerek benzer şekilde şahmat diyorlar:


İstanbul Ermenicesi'nde, Ermenistan Ermenicesinden farklı olarak, biz "cadrag" diyoruz. Ve meğer Gürcücede de aynı sözcük kullanılıyormuş: chadrak.


Bir de şöyle bir şey buldum satranç sözcüğüyle ilgili: shatranj. Özetle günümüz satranç oyununun atası, Farsça shatrang sözcüğünden türemiş eski bir oyun. Shat 100, ranj da dert demekmiş. Yani yüz dert oyunu.

*******

İzmir'liler Churchill'i biliyormuş. Ben neden bu kadar geç keşfettim? Ve az kalsın teğet geçiyordum. Sade sodaya bir limonun suyu ve bir çay kaşığı silme tuz. Bunun adını Churchill koymuşlar. Geçende ilk defa duydum merak ettim ve denedim. Bayıldım.


                                                                          *******

Bunları dün yazdım ve sızmışım. Gece uyanıp yatağa geçtim.

Bugün de bu yaz başından beri ilk defa denize girdim. Neredeyse yaz bitiyor. Bu kadar sevdiğim bir etkinlik olmasına rağmen koca yaz boyunca bir kere denize girememek...Ve girdiğinde sanki cenneti deneyimliyormuş gibi bir hisse kapılmak. Kısacası çok güzel bir gün geçirdim. Sessiz sakin. Ve deniz o kadar temizdi ki. Taşlar cam gibi görünüyordu. Birkaç tanesini topladım, boyamak için.








Cumartesi, Eylül 09, 2017

Sonbaharı beklerken.

Sonuç olarak son yazdığım öykü olmadı. Göğsümü gere gere okutacağım öykülerden değil. Fakat E.'nin de dediği gibi, insanın her yazdığı öykü dört dörtlük olmuyor. Arada fire veriyorsun. Bu fikre alışmam gerek. Satrançta da sanki şampiyonlar hiç maç kaybetmeden şampiyon oluyormuş gibi bir yanılgım var. Bir maç verdim mi karaları bağlıyorum. Her maç sanki satranç kariyerimin maçı. Yok halbuki öyle bir şey. Hayır, ben onu toparlayabileceğimi, bir önceki öyküde olduğu gibi baştan kaleme alabileceğimi sandım, fakat o da olmadı.

Fakat. Her zamankinden daha kararlıyım. Önümüzdeki aylarda en çok yazıya odaklanacağım. O kitabı çıkarmak istiyorum. Bu yüzden koroya katılmadım bu yeni sezonda. Sadece satranç ve öyküler.   Öykü yapabileceğim bir amaç. Celes'in "ısırılabilir lokma" dediği. Peş peşe bir kitaplık öyküyü ne zaman toplarım, ondan emin değilim ama denemeden pes etmek çok saçma.

******

Elimdeki öykülerden ve sayfa sayılarından bir çizelge çıkardım şimdi. Belki beni motive eder. Ara nağme motivasyonu olarak da dergilere göndermek var, bitirince. Yüz sayfa desek bir kitaplık malzeme için, şimdilik yolun yaklaşık üçte birini katetmişim. Beğenmediğim öyküleri çıkardıktan sonra. Yoksa yarılamış olurdum.


******

Ne düşünüyorum biliyor musun. Hani komşunun tavuğu komşuya kaz görünür derler ya. Ben ünlü bir piyanistimizin instagram hesabını çok imrenerek takip ediyorum. Senede, atıyorum, yüz konser versin, değişik ülkelerde. Hem müzik yapıyor, hem her gün değişik bir ülkede. Hem kariyer yapmış. Renkli ve başarılı bir hayat. Gibi görünüyor dışarıdan. Geçen gün bir paylaşım yaptı. Olayın zor tarafını kimse görmüyor diye düşündüm. Turneye yalnız çıkıyor. Konser sonrasında otel odasında yalnız. Ve bu neredeyse her gece tekrarlanıyor. Yani senenin yüzbilmemkaç gecesi. Sabahın beşinde koşturarak uçağa biniyor. Bu mu imrendiğim hayat? Yurtdışında okurken, senede iki kere tatile Türkiye'ye dönerdik. Ve uçağa binmeyi çok sevmeme rağmen bir yerden sonra o yolculuklar gerçek bir angaryaya dönüşmeye başlamıştı. Her akşam, ya da her akşam olmasın, gün aşırı olsun, uçağa bindiğimi düşünemiyorum. Göçebeden beter. Hani her gün değişik bir ülkede konser vermek güzeldi?

Bu nereden aklıma geldi. Dün akşam eski bir arkadaşım aradı beni. "Neler yapıyorsun" diye sordu. "Bir şey yapmıyorum, öykü yazmaya çalışıyorum", dedim. "Musikiye de gidiyordun" dedi. "Evet oradan çıktım başka bir koroya katıldım dedim, beş tane konser verdik bu yaz". "Ne güzel uğraşlar, ben işimden çok sıkıldım ama mecburum yapmaya" dedi. Halbuki çok geçerli bir mesleği var. "İnsan çalışmayınca mecburen bir uğraşlar buluyor kendine", dedim. Benim hayatım da ona acaba çok mu renkli gözüküyor diye düşündüm. Halbuki, gerçekte, içimde kariyer yapamamış olmanın üzüntüsü hep var. Başka bir yerde olmalıydım. Ama işte hayat. Başka bir arkadaşım daha var böyle benzer tepki veren. Çok güzel bir aile kurmuş. Çok kişinin imreneceği bir mesleği var. Ama ona sorsan "hiç öyle (senin gibi) heyecan verici işler yapmıyorum" gibi bir şey dedi. Herhalde insan elindekilere alışıyor ve eksik olan gözüne batıyor. Ve tabii ki, başkasının hayatına baktığında kendininkinde hep bir eksik var ve olacak. Çünkü herkes farklı bir yol çiziyor kendine. Bazen kendi bile çizmiyor, ailesi ya da hayat şartları çiziyor o yolu. Hiçbirimiz her şeye birden sahip olamıyoruz ve tam da bu noktada, çelişkili görünmesine rağmen, hepimiz birbirimize eşitleniyoruz.

********

Enerjim düşük bugünlerde. Jardzy'nin salata tarifi aklımı çeldi. Bir de dün dışarıda yediğim tadına doyulmaz kinoa salatası. Önümüzdeki üç gün sadece çeşitli kombinasyonlarla değişik salatalarla beslenebilirim.  Hatta değişik malzemeleri pişirip, saklama kaplarına alıp hazır alternatif yaratabilirim: nohut, mercimek, pancar. O yüzden son gücümle dışarı çıkıp mutfak alışverişi mi yapsam diyorum. Geri geldiğimde bırak salata yapmayı, satın aldıklarımı yerleştirecek gücüm bile tükenmiş olabilir yalnız. Şimdi oturup hangisini yapsam diye kırk beş dakika düşünebilirim. Çıkmak? Kalmak?

********

Çıktım. Alışveriş yaptım. Geldim, Jardzy'nin salatasına yakın bir salata yaptım. Yedim. Tıka basa doydum. Ama canım üstü çikolata kaplı bisküvilerden çekiyor. Dut pestili ve fındıkla idare edeceğim.  Enerjim olsa fındıklı güzel bir kurabiye pişirirdim. Ne zamandır kurabiye pişirmiyorum. Tam sonbahar etkinliği.

Bu sonbahar çok güzel geçebilir. Bir aksilik olmazsa elbet. Oturup öykülerimi yazacağım, bir yandan fırında kurabiyeler kekler pişecek, evi mis gibi kokular saracak. Dışarısı rüzgârlı olacak meselâ. Yanımda kahve kupam. Sırtımda hırkam.




Perşembe, Eylül 07, 2017

Ordinaryüs Profesör.

Etli yaprak sarmayı başardığımda bile böyle hissetmemiştim. Ya da kabak dolması. Oysa dün kendimi mutfakta ordinaryüs profesörlüğe yükselmiş hissettim. Nedir desen, acılı ezme var buzdolabımda, kahvaltılık, kendim yaptım evet, hazır salçadan, evet. Mutlu ve gururluyum bu yüzden. Geçen E. Istanbul'da olduğu kısa zamanda evinde buluştuk. Bir misafiri yapıp ona bırakmış. Bana ikram etti. Tadı nefisti yemelere doyamadım. Kendi yaptı deyince internetten araştırdım. Yapması çok kolaymış hem de bütün malzemeler evde vardı. Buzdolabının dibinde tam bir bardak ceviz. Ekmek içi yerine galeta unu vardı ondan koydum. Bir de domates salçası yerine hepsini biber salçası ile yaptım. Biraz benim fesleğenli pestonun malzemelerine benziyor. Ceviz ve sarmısak var her ikisinde de. Diğer malzemeler farklı. Bizim evde asla olmadı acılı ezme. Annemin evinde yani. Zaten biz acıyı sevmezdik. Ama acısızı da yoktu. (Ki aslında tarifte karabiber var ben biraz pul biber kattım). Oysa olabilirmiş. Bundan sonra kahvaltıya misafirim gelirse kesinlikle sofraya koyacağım bir tat.

Bugün de bu blogun okurlarından E. ile buluştuk. Şımarttı beni güzel sözleriyle. Ve biliyorum amacı bu değildi. Nefis bir sohbetti. Ne güzel insanlar var ekranın diğer tarafında...Bir kısmıyla yüz yüze tanışabildim. Çok şanslıyım.

-----

Bunları dün yazdım. Sonra enerjim düştü. Gidip erkenden yattım. Hemen uyuyamadım. Öykümü düşündüm. Dörtte üçünü tekrar yazdım, biraz daha alımlı oldu, ama gene olmadı. Sönük yani. Kim ne yapsın onu okuyup. Tamam, bir iki yeri belki akılda kalır, ama benim istediğim böyle bir şey değil. Ben masaya yumruğunu vuran öykü yazmak istiyorum. Dilinden, anlatımından bağımsız olarak. Başka bir dile hızla çevrildiğinde hala bir etkisi olsun istiyorum. Yatakta böyle düşünüp dururken, birisine onu nasıl yazmaya başladığımı, ne amaçladığımı, ve neden olmadığını anlatırken hayal ettim. Ve birden konu çözüldü. Şu olmuş: bir şey anlatmaya başlamışken ve çalışırken, başka bir şey anlatmaya başlıyorum ve sonra başka bir yere daha sapıyor konu. Anlatım zayıflıyor. Belki bu üçünün temaları birbiriyle ilişkili ama konu sulanıyor. En azından benim hedeflediğim yere varamamasının sebebi bu. Sanki başta güçlü bir nehirken, sonra kollara ayrılıp, gücünü yitiriyor. Mesele bu. Şimdi bunların içinden asıl anlatmak istediğimi seçip, istemediğim kısımları atıp, baştan yazmam gerekecek. Zahmetli evet. Ama başka bir alternatifi, içime hiç sinmemiş bir öyküyle ortaya çıkmak. Daha iyisi olabilecekken. Anglosaksonlar buna "dirsek yağı" diyor. Emek yani. Satranç olsa, Susan Polgar buna %110 vermek derdi. Emeğini esirgemeyeceksin. Ben buna çok inanırım. Bir de bütün bunlar tecrübe, zamanla daha iyi öyküler yazabilmek için katetmem gereken yol. Ve asıl istediğim bu, uzun vadede güzel yazmak. Sonuçta bu bir roman değil. Öykü. Hepi topu üç gün fazla çalışacağım. Ama sonuç ne kadar farklı olacak.

Şimdi gidip sıcağı sıcağına çalışayım. Haydin blog. Ben kaçtım. Bana şans, ilham ve tatmin dile.


Pazar, Eylül 03, 2017

Az az.

Mutfaktan fasulye kokuları yayılıyor eve. Bu sene üçüncü defa zeytinyağlı fasulye pişiriyorum. İlk ikisinde bir kilo benim neyime deyip az pişirdim ve o kadar saat uğraştığıma değmedi. Şimdi hem kolayladım hem bir kilo pişirdim. Bu gece buzdolabında bekler, yarın da yerim.

Bugün verimli bir gündü. Her şeyden az az yaptım. Kendimi bıktırmadan.

Satrançta açılış isimleri öğrendim sistemli olarak: e4 ve d4 olarak ayırdım ve bir excel çizelgesi çıkardım. Sonra da biraz wikipedia'dan bu açılışlarla ilgi genel bilgi topladım bir iki tanesi için. Onları da farklı bir dosyaya kopyaladım. Toplam beş altı tane açılışın adını biliyorum şimdi net olarak. Çok değil ama başlangıç işte.

Sonra seramik hamurunun başına geçtim. O da meğer içime dert olmuş. Filleri, vezir ve şahı yaptım bugün. Yapınca rahatladım, o zaman anladım içime dert olduğunu. Kurban bayramından sonra getirirsiniz pişiririz demişti G. hanım. Ama önce kuruması lazım ve ben daha takımı bitiremedim. Sekiz tane piyon ve dört tane at kaldı. Atları en sona bırakmayı düşünüyorum. Günlerdir gözümün içine bakıyorlardı. Neyse filler kolay oldu. Atları da bir sefer yaptım ama beğenmedim. Tekrar yapacağım.

Seramik de sıraya girince, öykünün başına oturdum. Başını biraz daha alımlı yaptım. Bu sefer içime sindi. Dün gece tam yatmadan birden ilham geldi. Hiç olmaz. Sabah olsun da hemen öykünün dünyasını yaratayım diye yattım. Sabah satranç ön plana geçmişti ama yine de öykünün ilhamı tamamen uçup gitmemiş. Devamını getirebilirsem iyi öykülerimden biri olacak. Ama bugünlük bu kadar. Yarın bakacağım devamına. Böylesi daha iyi. Az olsun öz olsun. Hem bir acelesi yok ki. Yarın da orta kısmını halletsem, Salı günü sonunu bağlasam, zaten mükemmel olur. Bir dergiye bile gönderirim sıcağı sıcağına.

İşte böyle. Öğlene doğru uyandığım bir gün için fena sayılmaz. Fasulyeler de pişti. Buzdolabında ayıklanmış halde bekliyordu iki gündür.

Yarın ve öbür gün de bugün gibi olsa, ne güzel olur. Seramikler ve öykü biter en basitinden. Satrançta da güzel bir yola girmiş olurum. 

Cuma, Eylül 01, 2017

Bayramın ilk günü.

Hani bilimkurgu filmlerinde doğal bir felâket olmuştur, ne bileyim, salgın hastalık olmuş insanlar yeryüzünden silinmiş, geriye nasıl olmuşsa bir tane adam kurtulmuştur. O da gözlerini açıp sokağa çıktığında her yer ıssız, her yer terk edilmiş gibidir ya. Az önce tam o atmosferi soludum işte, ekmek almaya çıkınca. Sanki on kilometrelik çeperde insan kalmamış ve ben bunu sokağa çıkınca fark ediyorum. Yaman bir yalnızlık, bir hüzün, bir keder. Tamam az abartmış olabilirim. Çünkü ne bileyim Migros açıktı, her zaman alışveriş yaptığım manav açıktı, fırın açıktı ve yalan olmasın içinde üç beş müşteri bile vardı. Ama caddede bir tenhalık, hatta neredeyse bir tekinsizlik. Eve gelince bütün günlük koşturmacam tuhaf göründü gözüme. Sanki nükleer felâket olmuş ben toz alıyorum, lavaboyu domestosluyorum gibi. Ama ev gıcır gıcır oldu. Hatta temizledikten sonra normalde vücut parfümü olarak kullanılan fakat benim pek rağbet etmediğim spreyleri, oda spreyi gibi sıktım banyoya ve salona. Banyoda çamaşır suyu ile karışıyor ve nefis bir hijyen kokusu yayılıyor kapısından geçince.

Ergenliğime damgasını vuran düşünce kalıbının canına okudum en nihayet. Zaten artık o düşüncede değildim, hayatımı yaşıyordum ama böyle meselenin köküne inip oracıkta onun iflahını kesmek güven verdi. Hep bu felsefeciler yüzünden. "Hayat absürttür çünkü ucunda ölüm vardır" diye okuduk.   O zaman niye yaşıyoruz'a bağlıyordum ve bunalıyordum. Sonradan buna çare buldum ama böyle bugünkü gibi kökünü kazırcasına değil. Evet belki bir gün, her şey sıfırlanacak, yaptığımız hiçbir şeyin hiçbir önemi kalmayacak, bize hiçbir şey kâr kalmayacak FAKAT! Bugün o gün değil. Şu anda ölmüş olmadığımıza göre yaşamın gereğini yapabiliriz, yaşarken yanımıza kâr kalacak olanları, yaşarken bizim için önemli olanları. Hatta nasılsa bir gün öleceğimiz için şu an asıl istediğimizi yapalım. Yoksa, işte o zaman yaşamanın anlamı olmaz. Anlatabildim mi bilmiyorum. Sanki çok bilinmiş, çok söylenmiş sözler, ama öncesi sonrası önemli geldi bana. İşte böyle varoluşsal çözümler gelişiyor kafamda. Satranç yaradı sanki.

Satrançta kesenin ağzını açtım. Chess.com'da altın üyeliğimi elmas üyeliğe yükselttim. Çünkü videoları izlemenin başka bir yolu yoktu. O videolar başka yerde yok ve şimdiye kadar izlediklerim hiç de fena değildi. Problem puanlarım son 7 günde 230 puan yükselmiş. İyi ki baştaki düşüşe takılmamışım. Başta anlaşılmaz şekilde düştü. Şimdi oldukça iyi. 1600'lük 1700'lük problemler havada uçuşuyor. İlk başta tekini yapabildiğimde sevinçten havalara uçuyorken, şimdi arada sırada yapabiliyor duruma geldim. Artık çok net bir hedefim var. Vezir gambitini ve İtalyan açılışını köküne kadar öğrenmek. Videoları var. Belki Vezir gambiti oynayacağıma Hint defansını öğrenirim. Hmm. Bir miktar puanlarım düşer tabii öğrenene kadar ama olsun, düşsün. Vezir gambiti ile siyahların kazanması zormuş.

Biraz öyküye de çalıştım bugün. Bitti sayılır, ilk taslak yani. Aslında en iyisi bayram geçsin, ozalitçide kağıda basayım, bir de öyle geçeyim üstünden. Ekrandan olmuyor istediğim gibi.

Diyorlar ki Ağustos da çekmiş gitmiş. Hey gidi. Çekip gitti fakat neler bıraktı gelişiyle. Bir de denize girebilmiş olsaydım tam olacaktı. Belki bir yerlere kaçarım. Ben şimdi dört gözle sonbaharı bekliyorum. Çok özledim. Yağmuru. Ayağıma çorap giymeyi. Bu sene daha sık balık yemek istiyorum mesela. Beyin için çok faydalı.


Çarşamba, Ağustos 30, 2017

Öykü ve satranç.

Poşet çay demledim kendime, yanına da katık diye maydanozlu ketçaplı tost. Öğlen atıştırdım, doğru dürüst yemek yemeyince bu saatte acıkıyorum. En keyif aldığım işlerden birine koyuldum şimdi: blog yazmak.

Evi biraz olsun toparlayabildim. Yerleri temizledim ve bulaşık makinesini çalıştırdım. Köfte ve pilav pişirdim, yanına kırmızı lahana salatası. Sabah da öyküye çalıştım. Biraz daha yazabildim. Daha bu ilk taslak. Ama çok bir tarafını değiştireceğimi sanmıyorum. Sonuçta eli yüzü düzgün bir öykü olacak belki ama ben bir öyküden bundan çok daha fazlasını beklerim ve onu karşılamayacak. Bu canımı sıkıyor. Belki bir sonraki istediğim gibi olur. Bu öyküde de, işte, biraz edebi değerini arttıran iki nokta var, onların sayesinde insan içine çıkacak. Ama benden başka bunları fark eden olur mu acaba? Belki ikinci taslağa edebi değeri arttırıcı yeni unsurlar bulup ekleyebilirsem? Biraz daha ilgi çekici bir metin yazabilirsem...

Satranç problem puanım güzel bir yere geldi: 1392. Neredeyse 1400 sayılır. Üstelik bana verdiği bir tane 1730 küsur puanlık bir problemi doğru çözdüm. 1600 küsur puanlık iki taneyi de çözmeye çok yaklaşmıştım. Fakat maçta kaybettim bu sefer de. Herhalde bir gün biri, bir gün öbürü derken yavaş yavaş puanlar yükselecek. Önemli olan daha iyi oynamak. Susan Polgar bir yerde demiş ki: "Olmak istediğiniz kadar iyi olabilirsiniz. Yeter ki gerekli çalışmanın %110 unu sağlayın." Her fırsatta, "büyük hayaller kurun" diyor. Sonra "disiplin, çalışma ve kararlılık sizi istediğiniz yere götürür" diyor. "Her gün çok çalışın" diyor. "Hatalarınız ders çıkarmak için bir fırsat, zaferleriniz çok çalıştığınızın teyitidir". Bana ilham veriyor bu sözler. "Satranç konusunda doğal bir yeteneğiniz yoksa bile çok çalışarak bu açığınızı kapatırsınız" diyor. Daha ne desin. Değil mi? Bence bunları hayatın diğer alanları için de söyleyebiliriz. Her zaman çalışmak, işlenmemiş tembel yetenekten daha uzağa götürmüş insanları, ben hep bunu gördüm. Şimdi Jardzy, "akıllıca çalışmak" diye ekleyecek :). Haklı. Akıllıca çalışmak da stratejik çalışmaktır günün sonunda. Buna itiraz edecek kişi satranç oynamasın bence.

Chess.com'un öğretim sistemine biraz alışabildim. Evet işi uzatıyor ve seni uğraştırıyor ama daha sağlam öğreniyorsun. Analiz programı da müthiş bir şey. Hala aklım çıkıyor. Bana hangi hamlem zayıf hangisi iyi, bir bir söyleyen bir sistem. Üç aşağı beş yukarı tahmin ediyorum ama bazen de edemiyorum. Zayıf sandığım hamle sorunsuz çıkıyor. Bir de hatasız oynamaktansa (Magnus belgeselinde Carlsen bile hala hata yaptığını söyledi, ben kimim ki hatasız oynayayım) şu aşamada, "blunder" denen, abes hatalardan kaçınmayı hedef almak çok şey fark ettirdi. Zor ama yapılabilir bir hedef. Bu "blunder"lar mesela, dikkatsizlik sonucu bedavaya verilen taşları kapsıyor. Onu yapabildiğimde alıyorum zaten maçı. Sanırım acemiliğin bir gereği. Ustalaştıkça bunlardan yapmıyorsun. Ya da bunlardan yapmadıkça ustalaşmış sayılıyorsun demeliyim. Bunlar ne zaman oluyor söyleyeyim: bir, oyun ortasında yorgunken; iki, heyecanlanıp hızlı hamle yaptığımda. Aslında bu kadar. Demek ki yorgunluk ve heyecana karşı bir bilinç oluşturabilirsem ustalaşacağım. Zor ama imkânsız değil. Herhalde deneye deneye alışacağım.

Bir de bu satranç çok psikolojik bir oyun, ben bunu da anladım. Şu anlamda: ruh halin oyununu çok etkiliyor. Magnus belgeselinde o kadar net gözüküyor ki. Magnus gergin başlıyor dünya şampiyonasına, normal, hayatının fırsatı, ilk karşılaşmalarda ya kaybediyor ya berabere bitiyor şu an tam aklımda değil. Sonra bir gün ara veriliyor karşılaşmalara, Magnus geride ve canı çok sıkkın, babası ve kardeşleri onun kafasını dağıtmaya çalışıyorlar, gerginliğini almak için, iskambil oynuyorlar otel odasında, çok da üstüne gitmiyorlar çocuğun, o da yavaş yavaş açılıyor. Bir sonraki şampiyonluk karşılaşmasına yüzü gülerek ve rahat geliyor. Hah dedim burada. Kesin alacak bu maçı. Çünkü rakibi Anand'ın suratını gördüm: bu adam nasıl bu kadar rahat olabilir endişesi var yüzünde. Zaten o dakika yendi bence Anand'ı, daha maç başlamadan. Nitekim o maçı alıyor ve üstünlük sağlayıp dünya şampiyonu oluyor neticede.

"Don't be afraid to fail! Everybody fails. Trust the training process." "Kaybetmekten korkma, herkes zaman zaman kaybeder. Öğrenme sürecine güven". Demiş Susan Polgar. Öğrenme sürecine güveniyorum.

Şimdi yemek yiyip biraz satranç çalışacağım.








Pazartesi, Ağustos 28, 2017

Can sıkıntısı.

Yapmam gereken bir dolu ev işi var. Fakat benim yapasım yok. Bugün öyküyü yazmaya başladım. İki saat ona çalıştım ve dolu dolu 500 sözcük yazdım. Kötü olmadı ama çok iyi de olmadı. Ama bugünlük üstüne daha fazla çalışmak istemiyorum. Çok memnun olmasam da bir şeyler yazabildiğim için iyi hissediyorum. Satranç çalışacaktım ilk başta, sonra nereden geldiğini tam anlayamadığım bir çeşit ilham geldi. Hayal gücümle bir şeyler yapmak istiyordum. Hadi dedim, yazayım. Satrancı başka zaman çalışırım.

Canımı sıkan şey iki sene önce yazdığım bir post. O zaman da ilerlemem tıkanmış ve ben satranç dersi almaya başlamışım. Ve hemen puanım durduğu yerden yükselişe geçmiş. İki sene yahu. Sonra tekrar eski tas eski hamam. Ondan sonra da iki senede sadece 30 puan ileri gidebilmişim. Çok çok az. Yine de chess.com'un derslerinde bir sıkıntı var. Hiç sistemli gitmiyor. Anlatmıyor herşeyden evvel. İlkesini anlatması gerekir. Kıvrana kıvrana bul. Olmaz öyle. Başka bir yerde daha güzel dersler olmalı. Belki de büyük ustalık gerçekten bana göre fazla büyük bir hedef. Ama bütün büyük ustalar bir gün bu puanlardan geçmedi mi?

******

Yana yakıla aradığım Magnus'u bulup izleyebildim sonunda. Ta netflix'lere istek maili atmıştım da günün birinde programa eklemelerini bekliyordum. Başım göğe erdi mi? Elbette. O kadar görülmeye değer bir yapım değilmiş ama izlemek istiyordum sonuçta. Link vermiyorum çünkü bahisli yan sekmeler açıyor. Ben durdurdum ama başkasının başına bela olabilir.

******
Bu yazıları dün yazdım. Bugün biraz projelerimi ilerleteyim dedim ve kişisel gelişim kitabı projesinin bir makalesini yazmak üzere başına oturdum. Daha önce başladığım bir makalenin devamını yazdım. Bir süre sonra yoruldum, ara verdim. Baktım içimde rahatsız bir his var. Olmuyor. Ters giden bir şeyler var. Nedir diye daha yakından baktım. Birincisi ve halletmesi en kolayı, makale dili: başka şeye benzemiyor. Tamam çalakalem yazmamam gerektiğini önceki oturumlarımda anlamıştım ama  üslûbu da halletmek gerek. Bunu araştırmayla ve çok çalışmayla çözebilirdim, fakat bunun arkasında daha büyük bir sorunun saklandığını anladım: bu makaleler bir kişisel gelişim kitabı oluşturmak için gerekli bütünlükten yoksun. Rasgele seçilmiş konular, ordan burdan, bunu kim satın alır ki? Dahası hangi aklı başında yayıncı basar ki? Nasıl makaleler çalakalem yazılmamalıysa, kitabın da kendi içinde bir planı olmalı ve benimkinin maalesef yok. Olacağı da yok. Bir de öyle baktım çünkü. Yazmaya devam edersem, bunları bir sıraya sokabilirim belki dedim, bir başlık altında toplayabilirim. Fakat anladım ki öyle bir şey olmayacak. Kitap. Olmayacak. Olmayacak...

Makale yazmayı ertelemekten iyidir durduğum yer ama yine de çok tatsız. En sevdiğim projelerimden biriydi çünkü. Neyse şu an henüz konu çok sıcak. Olumlu tarafından bakmak için çok erken.

Şu an canım hiç ama hiçbir şey yapmak istemiyor. Seramik bile. Kendime zar zor bir kıymalı makarna yaptım öğlen.  Ve günüm heba olacak. Belli oldu.


Cuma, Ağustos 25, 2017

Günlük uğraşlar

Blog yazmak için harika bir zaman. Başka herhangi bir şey yapasım yok çünkü. Sabah her zamankinden erken uyandım. Biraz yemek masasının üstünü topladım, biraz da mutfağı. Sonra oturdum yeni öykünün başına. Biraz çalıştım. Sonra satranç problemi çözdüm. Sonra da gidip seramik hamurunu aldım. Eve gelip yedi tane piyon şekillendirdim. Seramik hamuru ile uğraşmak çok zevkli fakat kendimi kaptırmamak için özel çaba harcıyorum. Bir de seramik işiyle uğraşmak istemiyorum. İstiyorum da istemiyorum. Yedi tane piyonu şekillendirmek sandığımdan daha uzun sürdü ve beni yordu. Takımın neredeyse çeyreği, bir yandan da.

Sonra, hamurları torbaya sardım, gittim biraz yattım. 

Satranç iyi gidiyor ancak beynimin pestilini çıkarıyor. Onu çalıştığımda herhangi başka bir zihinsel etkinlik için kafa kalmıyor. Ne öykü, ne makale yazmak, unut onları. Bakma, bugün sadece problem çözdüm, yeni bir oyun sonu öğrenmedim. Fakat artık Olivia'yı çok rahat yeniyorum. Bir üst zorluk seviyesine geçmem an meselesi. Bu arada Magnus'un piyasaya çıkardığı ve şimdilik sadece iphone ve ipad'lerde kullanılabilen satranç uygulaması senenin sonunda android için de çıkacakmış. Şimdi dört gözle onu bekliyorum. Umarım sözlerinde dururlar.

Genel anlamda moralim iyi sayılır ama enerjim düşük. Yorgunum. Son on gündür anormal saatlerde uyuyup, anormal saatlerde uyanıyorum. Bir tek dün gece kesintisiz sekiz-dokuz saat uyuyabildim ve sabah dinlenmiş uyandım. 

Sana son zamanlarda dadandığım basit bir pudingimsi şekerli yoğurt tarifimi paylaşayım, aslında o kadar basit ki tarif demeye utanıyorum, ama bildiğin şekerli yoğurttan çok daha lezzetli oluyor. Malzemesi çok basit ve az ve bu yüzden yerine başka şey koyamıyorsun: bir küçük kase yoğurt, bir yemek kaşığı krema, bir yemek kaşığı pudra şekeri. Bu üçünü bir kaseye koyup, çatalla, kremamsı bir kıvam alana kadar çırpıyorsun. Bu kadar. Krema yoğurdun asidini alıyor, yoğurt da kremanın yağının ağırlığını. Pudra şekeri yok, toz şekerle yapayım dersen, hiç yapma derim. Şeker, yoğurtlu karışımla özleşmeli çünkü. İçine çilek çok yakışabilir. Krem şantinin yakıştığı her şey yakışabilir. Çünkü krem şantinin yoğurtlu light versiyonu aslında. Ben sade seviyorum, meyvesiz. Bunun için gittim özel pudra şekeri ve krema aldım marketten fakat değdi. 

Bu akşam ne yapsam? Belki öyküye biraz daha bakarım, belki bir maç yaparım, belki bir film bulurum, fakat her şeyden önce yemek yapıp yemem gerek. Haydin ben kaçtım.

Salı, Ağustos 22, 2017

Tatsız.

Bugün daha keyifli olabilirdi. Biraz dünkü tatsız olayların etkisinde geçti. Yoksa sonbaharımsı bir yağmur öyle güzel yağdı ki. Biraz beynimi dinlendirmek istiyordum. O yüzden yağmur yağarken mandala boyadım sadece. Öyküye çalışmadım. Kafamı kaldırıp kaldırıp yağmuru seyrettim. Aylaklığımın tadına vardım, huzursuzluğumu unutmaya çalışıp.



Ah. Unutuyordum. Güzel bir gelişme daha oldu. Satranç takımımı ben kendi yaptığım fimo hamurundan yapmıştım. Gözüme batmaya başladı çatlakları ve kusurları. Keşke dedim, gerçek seramikten yapabilsem. Ama bir satranç takımı için seramik kursuna yazılacak halim yoktu. Ben de şöyle bir çözüm buldum: bir seramik atölyesinden, bedeli karşılığı biraz seramik çamuru alır ve şekil verdikten sonra takımı fırınlatırdım. Evimin yakınında bir tane atölye buldum. Aradım ve bir proje için az seramik hamuru ve fırına ihtiyacım olduğunu söyledim. Hiç mırın kırın etmediler, hiç bir kazançları yok diye ters davranmadılar, hiç çakallık edip beni seramik kursuna kaydırmaya çalışmadılar, aksine bunun için bir para ödememe gerek olmadığını söylediler. Ben yine de elim boş gitmeyeceğim ama çok hoş değil mi?

Günün son bir güzelliği de karşı apartmandan sokağa yayılan tatlı bir ud sesiydi. Apartmanın giriş katında ud kursu var. Zaman zaman duyuyorum. Bir renk işte bu, bir güzellik.

Sonbahar gelsin de şöyle keyifli bir kurabiye ya da kek pişireyim.

Böyle yani. Dedim ya, aslında güzel şeyler vardı bugün, ama insanın ağzının tadı bozuldu mu, piyango bile kazansa para etmiyor.

Pazartesi, Ağustos 21, 2017

Kısa kısa.

Birazdan salondaki yemek masasını toplayıp yeni öykümün taslağını yazmaya başlayacağım. Bu çok önemli çünkü şu ana kadar en geride kalan projem buydu. Böyle, şakır şakır, içime sinen öyküleri peşpeşe sıraladığımı düşünsene. Off...Ne mutlu olurum ama.

******

Makale projesi sandığımdan daha iyi gidiyor. Şu ana kadar sekiz başlık topladım, çoğunun taslağına da el atılmış halde. Sanırım iki hafta önce başladım bu projeye. İki haftada sekiz başlık çok sevindirici, umduğumun ötesi.

******

Aklıma yeni yeni projeler geliyor, bir kenarda fikirleri biriktiriyorum.

******


Bugün Notos'a bir öykümü gönderdim. Kitap-lık'tan ses çıkmayınca. Haydi bakalım. O da çıksın aradan.

******

Bir yandan satranca devam. Sekiz maçtır namağlup oynuyorum Olivia'ya karşı. Sadece iki beraberliğim var. Onları da alet olarak rakibim üstünken, tamamen teori bilgimle, tırmalayarak kopardım. Fakat artık kesinlikle geç saatte uykuluyken oynamam. Büyük yanlışlar yapıyorum. O beraberliklerde öyle kaybettim aletleri. Benim oyunum üstündü. Ama iyi kurtardım.

******


Kayıtlı blog izleyici sayım 200 oldu bugün itibariyle. Çok şahane değil mi?

******

Bir hayalim var: bir çiftlik evinde oturmak istiyorum. Çiftlik evi dediğim öyle atlar, inekler, tavuklar değil. Sadece ekilebilecek bir alanı olan, şehir dışında sakin müstakil bir ev. Denizin kıyısında olsa daha da güzel olur. Şehrin gürültüsünden kafam şişti. Sabah erken kalkar, civarda bir yürüyüşe çıkar, belki denize girer çıkar, geri gelir, bahçesinde yazılarımı yazarım.  Şimdilerde onun muhasebesini yapıyorum. Hem maddi, hem manevi. Sosyal açıdan yalıtılmış bir yaşam olmasa çok güzel olabilirdi. Ama yalnızlığı göze alamıyorum.

******

Akşam oldu. Öyküyü yazamadım. Araya hayat girdi. Tatsız işlerle uğraştım.
Bugünlük bu kadar. Yarın belki gene gelirim.









Cumartesi, Ağustos 19, 2017

1351


Başardım. 1350 eşiğini aştım. Bak şurada yazıyor, en altta:"The current rating is 1351 Elo". Ama sondan birinci oyun çalıştığım yerden geldi. Hayatımda bir kere, o da kim bilir ne zaman başıma gelir sandığım at ve filli oyun sonu. Teori bildiğim için iki alet gerideyken, beraberlik elde edebildim. Bilmeseydim oyunu terk ederdim. Ya da 157 hamle dayanamazdım. Alnımın teriyle aldım bu puanı yani. Gururluyum. BüyükUstaların 2500 puanlarda dolaştığını bilirsen 1351 amatörün bile düşüğü. Ama ben yapamıyordum. O yüzden benim için çok değerli.

Şu yukarıdaki eğriyi gördün mü? Yukarı çizgi gibi tırmanan son kısmı hariç (teori öğrendikten sonra eğri değişti), bir de baştaki kule, ters geometrik bir eğri. Yani bir sınıra uzanıyor. Türkçesi belki bu terimlerle değildir. Ama anlamışsındır. İşte beni uyandıran bu. Sınıra uzanması. Asla geçemeyecek kendi haline bırakırsan. Şu yukarıdaki 1400 e varamayacak. Matematiksel olarak imkansız. İşte bu gerçek yüzüme çarpıp beni harekete geçirdi. Matematiğin gözünü seveyim. Ve geometrik eğri hayatta işime yaramayacak sanıyordum ama seviyordum yine de eğrileri doğruları, az hesaplamadım, az çizmedim. Buyur burdan yak. Bak nerede karşıma çıkıp, bana ne anlattı, ve şu an neredeyim ve nereye gidiyorum.

Teoriye el attıktan sonra, eğrinin son kısmı doğruya dönüştü. Türkçesi ne güzel oldu! Eğriyken doğru olmak. Doğrusunu yapmak gibi. Şimdi dimdik yükseliyor. Doğrulmak sözü de buradan geliyor olabilir mi?

Yine de bu kadar kısa sürede bir etki beklemiyordum. On günlük teori bilgisinin yaptığına bak. Şu an 1400 bana çok uzak değil. Bu hızda ilerlersem iki buçuk haftada varmam lazım. İki buçuk hafta ne ki.   On beş yirmi gün arası.  Hadi olsun bir ay. Ben iki senede iki puan ileri gidemiyordum. Hadi olsun son bir senede. Ve 1400 artık vasatlığın sonu.

Büyük Usta olmak istemek çok uçuk bir hayal. Satrançtan uzak olanlar belki bilemez. Tüm Türkiye'de toplam on kişi bu ünvana sahip. Onun da bir kısmı eski sovyet rusya doğumlu, sonradan Türk vatandaşlığına geçmiş. Bir tanesi de, az önce okudum, Moskova'da üniversitede okumuş satrancı bursla. Ama...Bilmiyorum... Uçuk da olsa denemek istiyorum. Cılızcınık bir umudum var. Zaten olamadım diye dövünmeyeceğim işin ucunda, olamazsam. Kimse de ayıplamaz sanırım, bak gördün mü beceremedi büyük usta olmayı demez. Ya tutarsa demiş ya hoca. O hesap. Ve biraz daha fazlası.

*******

Bir makaleye daha el attım. Söylemek istediklerimi not aldım. Başına oturup yazmam gerek: giriş gelişme sonuç. Ama olsun. Dursun öyle. Başlık olarak durmasından daha iyi nasılsa.

Keyifliyim blog. Doğru işlerle uğraştığımı bilmenin gönül rahatlığı var. Sabah kahvaltı etmeden başına oturmak istediğim işler var şu sıralar. Bence hayat böyle güzel.





Cuma, Ağustos 18, 2017

Satranç ve animasyon.

Karadeniz türküleri dinliyorum. Sakin bir gece.

Bugün tek bir maç yaptım bu saate kadar. 1350'ye iki kaldı. Çok dikkatli oynuyorum. Yeni bir şey anladım: kesinlikle tok karnına ve uykunu almış olmak gerekiyor oyun almak için. Problem çözmek de sabah ilk yapılacak iş değil. Tam tersine gün sonunda, fazla yorgun değilsen, uykun henüz gelmediyse yapılacak şey. Tercihen sıkı bir maç ve analizi sonrası. O zaman puanlar fırlıyor. İki gündür bu iki etkeni gözetiyorum. Ve epey fark etti.

Şu anki kısa vadeli hedefim, büyük hataların önüne geçmek. Yani şunu anladım: hep mükemmel hamleyi yapmaya çalışmaktansa, görebildiğin en iyi hamleyi yaparken, emin olmadığın maceralara girmemek, bir kere daha, bir kere daha ve bir kere daha düşünmek. Çünkü o tek büyük yanlış, bütün maçı götürüyor.

Ama olacak galiba. Farklı farklı bilgileri yeri gelince birarada kullanabiliyorum. Bin kere iki at bir piyonlu oyun sonu çalışmaktan (tam iki gün, saatlerce), kendi oyun sonumdaki tek rakip atı idare edebildim bugün mesela. Harcadığın çabalar boşa gitmiyor. Mesela sen o oyun sonunu bir kere daha denedin ya. Diyelim yapamadın. Canın sıkıldı. Aslında, kendini yenik hissetmekten farkında değilsin ama, oyununu ilerlettin.

Bu arada bir makale daha yazdım. Yani kabası çıktı. Sırada bekleyen beş makale daha var, konusu belirlenmiş. Ne bereketli hafta ama. Bu akşam bir maç daha yapıp kazansam bir haftada 1350'yi aşmış olacağım. Yani ilk haftada.

------

Bu dün akşamki yazı. Yorgundum. Yattım. Bugün de yorgun ve geç geldim eve. Satranca çok daha az zaman ayırabildim. İki günde toplam 8 saatim Istanbul yollarında geçti. Sıcak ve nem bir yandan.

Animasyon ilgini çeker mi? Yapması yani? Hikmet Hükümenoğlu yeni bir yazı dizisine başladı. Kısa bir animasyon film çekiyor, ve bunu yapmasını sağlayan yazılımları tanıtıyor. Aklımı çeldi fena halde, herkes yapabilir gibi çünkü. Seçenekler sonsuz ve çok heyecan verici. Şu an projelerim ruhuma bu kadar kök salmış olmasa, ben de hemen kolları sıvardım. Mesela iki hafta önce olsaydı.

Böyle işte. Bende pek yenilik yok. Belki bir süre de hiç olmayacak. Sonbahar için satranç dersi alayım diyordum. Sonra hem koro hem satranç dersi bütçemi zorlayabilir diye düşündüm. Sonra satranç dersi için sonbahar çok erken diye düşündüm. Önce en aşağı 1500-1600-1700 puanlara gelmem lazım. O da çok iyimser bir tahminle 2 ila 6 ayı bulur. Diğer yandan koroya devam etmek istediğimden emin değilim. Yani ne koro ne satranç da olabilir şu durumda, hem biri hem öbürü zor derken. Bakacağız.











Pazar, Ağustos 13, 2017

Aynen devam.

Bugün çok iş gördüm blog. Sabah dört saate yakın satranç çalıştım: teori öğrendim, maç yaptım, maçı analiz ettirdim. Toz aldım, çamaşır katlayıp kaldırdım, iki posta daha yıkayıp astım, bulaşık makinesini boşalttım, mutfak tezgahını topladım. Makale bile yazdım, dörtte üçü bitti. Evin şu an hiçbir işi kalmadı. Birazdan akşam yemeğini yiyip galiba biraz daha maç yapacağım.

1390 puanlı Olivia'ya karşı oynadım bugün. Yenildim ama büyük bir yanlış yaptım oyunu kazanmak üzereyken. Oyun benimdi. Hissim buydu. Nitekim analizde de öyle çıktı. Benim mükemmel hamle sayım ve en iyi hamle yüzdem daha yüksek. Hata sayım daha az. Yani o öldürücü hataların önüne geçebilsem puanım fırlayacak. Bir geçebilsem... zaten dükkan benim. Ama bunu bilmek iyi geldi. Demek ki benim oyunum 1390'dan daha iyi şu haliyle bile.

Dünya şampiyonu Magnus Carlsen'in biyografisine baktım Wikipedia'dan. Bir senede 900 puan yükseldiğinde günde üç dört saat satranç çalışıyormuş (ben üç gündür günde beş saati aştım sanıyorum). Ama onu bir BüyükUsta çalıştırmış (ben de gidip bulacağım bir BüyükUsta, inan ki yapacağım, biraz pişeyim). 900 puanda gözüm yok. Ama altı ay sonra bu puanda kalacağımı düşünmüyorum. Bu analiz olayına çok daha erken ayacaktım, en büyük pişmanlığım bu. Hepsi pintilikten. Shredderchess'e para vermeyeceğim dedim, PGN'leri alamadım, analiz ettiremedim. Bir de şu satranç yorumcuları var ya internetten yayınlanan büyük turnuvalarda. Allah kahretsin bu adamlar ne kadar donanımlı, allahın televizyon sunucusu diye dövünüyordum, açılışın adını, hangi sene ilk kimin oynadığını filan söyleyebiliyorlar diye. Kız şaşkın, sen ona televizyon sunucusu muamelesi yapıyorsun, adamlar yayın için en bilinmiş BüyükUstaları davet etmiş. İsmini bildiğin Büyükustalar bazıları. Sadece yüzünü tanımadığından onu haber sunucusu sanıp dövünüyorsun boşu boşuna. Ay ne gereksiz dram. Yalnız bugün çok kararlıyım. Yani dünden çok daha hırslıyım. Neyse, dur bakalım. Daha dün bir, bugün iki. Daha haftası dolmadı.

Bir de Magnus'un bir satranç öğrenme uygulaması çıkmış: Magnus Trainer. Koşa koşa gidip indirdim. Peh. Sadece iphone ve ipad içinmiş. Neyse yakında androide de gelecek. Sen o zaman gör beni.

Evet arada makaleyi de epey ilerlettim az önce dediğim gibi. Üstelik aklıma yeni makale konuları geldi. Hepsini not aldım. En çok korktuğum elimde üç makaleyle kalmaktı. Galiba öyle olmayacak. Bir de güzel bir his onunla uğraşmak. Dipten dipten "yapmam gerekeni yapıyorum", "kendim için yapıyorum",  ve "zaman boşuna akmıyor" hissi. Bu his çok ender olur. Anla ne kadar güzel günler olduğunu.

Kutlayasım var. Bir şişe beyaz şarap alasım.

Facebook'u boşalttım. Çok iyi oldu. Tavsiye ederim. Kimseyi takip etmiyorum. Çünkü insanların bildirimlerini koymak yerine, o hangi haberi beğenmiş, kimin çocuğuna yorum yapmış, bana onu gösteriyor. Yok yani. Şimdi giriyorum. Bakıyorum bir şey yok, çıkıyorum. Birden kapatamadım. Olmuyor. Arada bir merak ettiklerimin sayfasına giriyorum öyle bakıyorum. Haberleri de televizyondan izliyorum. İki kere günde ortalama. Sabah ve akşam. Bütün günüm facebook'ta geçiyormuş yahu.

Evet. Nasıl ama? Güzel değil mi? Haydi ben şimdi bir kaç zafer kazanmaya gidiyorum.













Cumartesi, Ağustos 12, 2017

Parlak günlere devam.

Günlük tutmanın faydaları: ne gün başlamışım ben teori çalışmaya deyince, hop, son postun tarihine bak. Perşembe. İşte bu. Üç günlük çalışmayla iki senede aşamadığım sınırı aştım. Hala 1350'ye gelmedim ama bugüne kadar geldiğim en tepe noktadayım. Her yenmeye sadece 3 puan verdiği için ve kaybedince 2 puan kestiği için ve ayrıca günde maksimum 4 maç yapabildiğim için, 1350'e ye varmak iki günden olmuyor. Ama yakın. Çok rahat söyleyebilirim. Bugün galiba beş saat satranç çalıştım. Maçlar ve maç analizleri dahil. Ama kafam da kazan oldu. Fakat hala doyamadım. Yorgun olmasam daha da uğraşırım. Ama dinlenmesini de bilmek gerek. İki filli mattan sonra, bazı Büyük Ustaların bile hakim olamadığını söyledikleri at ve fille matı da öğrendim. Biraz açılış baktım. Ama kaybettiğim maçların analizlerine bakınca, sorunun açılışta olmadığına çok şaşırarak aydım. Ben avantajımı oyun ortasında kaybediyormuşum. Oysa oyun ortasında çok iyi olduğumu sanıyordum. Maç analizi çok süper bir şey. Yanında hoca varmış gibi.

Onun dışında, ilk makaleyi yazmayı denedim. Hiç sandığım kadar kolay olmadı. Hatta hiç olmadı. Neredeyse ilk günden pes ediyordum. Sonra aklıma farklı bir açı geldi. Tekrar ümitlendim proje için, pes etmekten vazgeçtim. Ama yine de sandığım gibi olmayacak. Ben sözcükler gürül gürül akacak sanıyordum. Akıyor gerçi akmasına da, kontrolsüz akıyor. Saçılıyor yani. Kağıtsız kalemsiz yazılmıyor. Çok iyi bildiğin bir konu bile olsa, önce plan yapacaksın. Hatta problematik çizeceksin. Bir de böyle deneyeyim.

Çocuk kitaplarını verdim kardeşime. Ufaklık o kadar sevindi ki. Aklım neredeymiş bugüne kadar. Sonra topladığım pilleri geri dönüşüme vereyim dedim. Kutuları merkeze götürmüşler. Pöf. Neyse iki hafta asgari bekleyecek. Sonra gelir nasılsa. Aslında şu an kurutucudaki kıyafetleri katlayıp kaldırmam lazım ama mecalim yok. Hava biraz serinledi gerçi ama. Enerjim biraz düşük.

İyiyim ama genele bakınca. Keyfim yerinde. Doğru bir yere gittiğimi biliyorum. Bu bana mutluluk veriyor.