Çarşamba, Aralık 13, 2017

Yeni yıla yeni alışkanlıklar (1): Mutfak tezgâhı sorununu çözmek.

 Az önce, meditasyon sonrası aklıma gelen kısık sesli fikirlerden biri geldi. Sadece uzun zamandır meditasyon yapmadım. Şu benim mutfak tezgâhı olayı. Bu blogu okuyanlar bilir. Hatta insanları bu konuyla bezdirdiğimi düşünüp artık yazmamaya çalışıyordum. Ama mutfak tezgâhlarını toplayamamak ciddi bir sorunum. Toplu olduğunda da çok büyük rahatlık hissediyorum. Bu böyle yıllardır sürüp giden bir çatışma, bir ızdırap. Hatta son yazının yorumunda aynı sorundan muzdarip Euphony kendi kendine bir çözüm üretmeye çalışmış: 5 parça bulaşık, uykudan önce. Denedim. Bende işe yaramadı. Ama kafamın içinde konu işlemeye devam etmiş demek ki.

Sabah sabah bulaşık makinesini boşaltmıştım ve asgari bir tezgâh düzenlemesi yapıyordum. Yani bulaşık makinesine girecekleri yerleştiriyor, geri kalanını gene dışarıda bırakıyordum: yemek siparişinden kalma ekmekler, kefiri evde mayalamak için satın aldığım plastik süzgeç, rondonun motoru, temiz mi pis mi bilmediğim tencere kapakları. Birden dank etti. Tezgâhların toplanmaması o kadar derinden yerleşik bir alışkanlık ki, yerleşiklik açısından sigara alışkanlığı ile yarışabilir. Eğer bu konuyu halletmek istiyorsam, sigara alışkanlığını değiştirmek için harcadığım enerjinin aynısını hatta belki daha fazlasını bu konuya ayırmam gerek. Tıpkı bütçe ayırır gibi. Yoksa bu ızdırap sürüp gidecek. Ve biliyorsun yeni yıl geliyor. Eski alışkanlıkları sorgulamak ve yenileri edinmek için şahane fırsat.

Bir gün öncesinden bardaklar kalmıştı salonda. Aldım tezgâha götürdüm. Ve orada mutlu mutlu yaşayacaklardı bir süre. Neden biliyor musun? Çünkü sittin sene bu böyle oldu. Eğer odamdaki bir bardağı alıp mutfak tezgâhına bırakırsam, görevini layıkıyla tamamlamış iyi evlat oluyordum. Gerisini annem hallediyordu. Bilincim artık arkamı toplayacak annemle yaşamadığımı çok iyi biliyor ama aklımın bilinçsiz işleyen bölümü hala bu sihire inanıyor: yeterince uzun süre orada beklerse, kendiliğinden ortadan kaybolur. Ve bu bilinçsiz işleyen bölüm bütün orkestrayı yönetiyor. Çünkü öylesi kolayıma geliyor o an. Çünkü öyle formatlandım. Çünkü hayatımın benim için kısa sayılmayacak bir döneminde, bırak tezgah toplamayı, kolumu kaldırmaya mecalim yoktu.  O yüzden kendimi hiç sıkmadım o konuda. Ay ne olacak tezgah da dağınık dursun. Tamam dursun da. Onu öyle görünce ben mutsuz oluyorum. Üstelik ev amerikan mutfak olduğu için, geri kalan her yer gıcır gıcır dahi olsa, o mutfak evi dağınık ve pis hissettiriyor.

Alışkanlık bu. Hayatımı olumsuz etkileyen. Bununla ciddi ve bilinçli bir mücadeleye girmem lazım. Zor ama imkânsız değil. Önce bilinçdışı tüm düşünceler ile yüzleşeceğim. Sonra da tezgâhları toplamamla arama giren o otomatik anahtar düşünceleri tek tek tespit edeceğim (örnek: "dursun şimdilik ziyanı yok"). Sigarayı bırakmamda bu düşüncelerin teki (fakat en stratejik noktada duruyormuş) ile savaşmak yetti: "bir tane yakabilirim, bir şey olmaz".

Altı senedir sigara içmiyorum. Gururluyum. En önemlisi de sağlığımı kendi elimle mahvetmediğimi bilmek.

Bunu tezgahlara uygulasam, hayatım epey bir değişirdi. Öyle evler var çünkü. Tezgahlar her daim boş ve temiz. Benimki de öyle olsun istiyorum. Haydi bakalım. Çalışmalara başlayalım.



Cumartesi, Aralık 09, 2017

Daha iyi bir hayat.


Sanki daha iyi bir hayat mümkün de ben beceremedim ya da hali hazırda beceremiyorum. Daha iyi bir hayat. Sanki beynim çekirdekken, içindeki ilk DNA bu proteini üretiyordu. Geri kalan herşey bunun çevresinde gelişti. Ve gelişmeye devam ediyor. Fakat artık yaştan mıdır nedir, yoruldum galiba bu uçsuz bucaksız arayıştan. Evet zaman içinde birçok şey gelişti fakat insan bir yerde de düzlüğe varmak istiyor.

*   *   *

İki aydır satranç maçı yapmıyormuşum. Sahalara bu kadar uzun aradan sonra geri dönünce site coşup zaferime her zamanki 3 puan yerine tam 16 puan birden verdi. Bir sonraki oyunu da alınca 15 puan daha. Yani 6 puan alacağıma iki oyundan 31 puan aldım. Sonra 8 puanı maç boyunca ezici bir üstünlüğüm varken tek bir hata ile kaybedip verdim. İçim bile kıyılamadı şoktan. Nasıl yani? Bir kale bir fil artı pozisyon üstünlüğüm vardı? Şahını köşeye sıkıştırmıştım. Bir hamleyi bir hamle sonraya erteledim ve bam! Ne oluyor derken mat olmuşum meğer. Peee... Ama olmaz ki ya...Ders çıkar Joe. Ders. "Zafer sarhoşluğuna kapılmayacağım ne olursa olsun" diye öğren iyice. Ki bu son olsun. Bir daha böyle olmasın. Acı bir ders. Sonradan bunun adı tecrübe olacak. Benimdi o oyun ama...

Ama daha iyi oynuyorum. Üstelik problem puanım ve maç puanımın arası açılmıştı, şimdi yaklaştılar birbirlerine. İkisi de yükselişte. Mesela şu andaki dünya şampiyonu Carlsen'in çocukluğu için yaşının üstündeki legolarla oynardı derler. Ben de alakayı kuramazdım. Lego ne, satranç ne, bize ne legodan. Var ama alakası. Şöyle: her bir şablon farklı bir lego parçası gibi aslında, sonra parçaları birbirine birleştiriyorsun, ve doğru parçaları tanıyıp birleştirebilirsen oyunu kazanıyorsun. Bunu şimdi anlayabiliyorum.

Abime dedim. 1800'lük problemleri çözebiliyorum artık bazen dedim. Yani çok sık değil. Zaten o seviyeyi her zaman sormuyor. Ama mesela 1790 filan sorduğunda çözdüğüm oldu. Ben normal sanıyordum, kendi seviyem için, ama abim önemsedi. Bir de artık dikkatsizlikten filan problem puanım düştüğünde, (dün 150 puan geriye düştüm mesela (sonradan ne yaptım ettim toparladım)), inatla bana 1500'lük 1600'lük problemler soruyor. Bir dur. Yok. Sanki "ben seni tanıyorum, sen başka zaman bunları çözüyordun" diyen iyimser ve yüreklendirici bir öğretmen gibi.

Hamle sırası da önemli. Problem çözerken bazen yanlış sıraladığım için kaybediyorum. Zaten bugünkü maçta da olan buydu. Onu da doğru yaparsam zaten 1700'lere filan varmama bir engel kalmayacak.

*   *   *

Yok işte. Düz ve pürüzsüz bir hayat yok. İlla ki inişli çıkışlı olacak herkese. Aralık ayı biraz da yıl sonu muhasebesi demek benim için. Ve yeni yıl planları. Ama işte acaba çok mu fazla plan yapıyorum? İşlevsiz planlar. Hiç plan yapmasam? Gelişine bıraksam? O da olmaz. Uykusuzluk mesela. Son üç ayımı yedi bitirdi ve hiç planlarımda yoktu, olan planları mahvetti. Ailevi zorunluluklar da aynısı. Bir de planları planlamak var. Sevmiyorum planlara bu kadar zaman harcamayı. Fakat mühendis bir tanıdığım vardı. Plan yaparsan zamandan yüzde en az 70 tasarruf edersin demişti. Hmf. Ben bu konuyu biraz düşüneceğim. Bir de şunu okumak var aklımda. Celes'in yıl sonu muhasebesi hakkında söyledikleri.

Haydi kal sağlıcakla.




Cuma, Aralık 01, 2017

Koşturmak.

Bu gece dolunay var galiba. Emin değilim çünkü camdan gökyüzüne baktığımda hava bulutluydu. Senenin son ayına girmişiz. Olabilir. Girmiş olabiliriz. İnanması zor ama ihtimal dahilinde.

Son birkaç gündür yeni bir şey deniyorum. Herkese açık olmadığı için ismini ve bağlantısını vermemin bir anlamı olmayan bir blogda, sanalda geçirilen süreyi azaltmak, hatta mümkünse tamamen kaldırmanın, zaman algısını ne kadar değiştireceğinden dem vuruluyordu. Gerçekten de sanaldan uzaklaşınca, zaman uzuyor. Bazen insanın içini hoş olmayan bir boşluk duygusu kaplasa da, daha doyurucu etkinliklere bol bol zamanı oluyor insanın. Çok şeye bol zamanı kalıyor.

Bugün örneğin, toplamda iki buçuk, belki de üç saat yürümüş olabilirim.

Bankaya gittim.

Oradan anneme uğradım.

Oradan seramik atölyesinden satranç taşlarımı aldım. Hepsi de sağlam çıkmış! Çok korkuyordum, içinde hava kabarcığı kalırsa fırında patlıyor çünkü taşlar. Henüz fotoğraf koymuyorum. Boyayıp vernikleyeyim öyle koymak istiyorum. Ama çok güzeller. Kırmızı kırmızı.

Atölyeden sonra uzun yürüyüşümü yaptım. Seçtiğim STK'ya kadar yürüdüm. Dedim ben gönüllü olmak istiyorum. Tabii dediler. Ne zaman gelmek isterseniz bizi gündüzden arayın. Pazartesi akşamı gitmek niyetim. Bakalım. Hiçbir zorlama, hiçbir bağlama, insanın yakasına yapışma ve bırakmama durumu olmamasına inanılmaz sevindim. Diğer türlüsü çok itici olurdu.

Oradan kendi semtime kadar geldim.

Büyük kırtasiyeden beyaz sprey boya ve vernik aldım, seramik taşlar için.

Sonra da kaç haftadır aradığım ev pantolonunu buldum. Hayatımın ev pantolonu olur şu an kendisi. Dünyadaki en rahat pantolon. Şu an vücudumun alt kısmı pembe pelüş bir ayıcığa da benzese, inanılmaz rahat. Çünkü içi de pelüş. Pembe evet. Hem de şeker pembesi. Beyazı da vardı. Ama canım  böyle bir şey istedi o an. Sanki bu daha ev için.

Daha sonra fırına uğrayıp ekmek de aldım ve nihayet evime ulaştım.

Yemek yaptım.

Bulaşık makinesini çalıştırdım.

Bir arkadaşıma mail yazdım.

Ve işte buradayım.

Yoruldum blog. Ama mutluyum. Dolu bir gündü. Asıl yapmak istediğim biraz kitap okumayı deneyip, kurgu metin üzerine çalışmaktı. Onu da belki yarın yaparım. Umarım yarına bir zorunluluk çıkmaz. Yarın bütün gün benim olsun ne olur... Pazar günü gene ailevi görevler beni bekliyor. Buraya entel dantel zürafa Danitello'nun bir resmini iliştirip, sanal alemden ayrılayım.



Perşembe, Kasım 23, 2017

Umutlu günler.

Kahvaltımı ettim. Cazımı ve kombimi açtım. Koltuğuma kuruldum. Kahvaltıdan kalma son çay yanımda. Canım deli gibi bloguma gömülmek istiyor. Dünyanın şu an daha zevkli bir işi yok. Bir de tığ. Onu da anlatırım.

Ruh halim feci halde inişli çıkışlı. Bir diplerde sürünüyor, bir yüzeye çıkıp umutlanıyor. Şu an umutlu  halde.  Terapistimin önerisiyle, dün gece internette katılabileceğim sivil toplum kuruluşlarını araştırdım. Tabii ki önce bu girişimin içimde biraz demlenmesi gerek. İki gün gidip, üçüncü gün "hadi bana eyvallah" demek kesinlikle istemem. Uzun vadeli olmalı. Gerçekten gönülden gitmeliyim her seferinde. Kendimi zorunlu hissettiğim için değil. O kadar çok seçenek buldum ki, bunlardan en az birine katılmazsam kasten gitmek istemiyor olmam gerek. Bu beni heyecanlandırdı işte. Bu hafta bir iki tanesiyle ayrıntılı görüşüp, kararımı verip, haftaya terapistime güzel haberler vermek istiyorum.

Bir de yarı zamanlı bir iş bul diyor bana. Yarı zamanlı bir iş bulmak tam zamanlı iş bulmaktan da zor. Ama haklı. Bunu biliyorum. Ruhuma iyi geleceğini biliyorum. Sadece ne tür bir işte çalışırım hiçbir fikrim yok. Galiba girişimciliğimden umudu kesti. Haksız sayılmaz. Yazarlığımdan da kesmiş aslında umudu, şimdi anlıyorum. Onda da haksız sayılmaz. Aslında ben de kestim ya. Sürdürülebilir kalkınmada kalmıştım en son. Onun da derslerine ilk haftada devamsızlık yaptım. Fakat suç bende değildi bu sefer, ne de istikrarsızlığımda. Yine de bu iş arama fikri bile şu an - üstüne bir kere daha bastırayım: şu an - için bana güzel bir heyecan veriyor. Sonra ne olur bilemiyorum. Biliyorum bin kere filan reddedileceğim. Neyse ki buna dayanıklıyım. Ne de olsa Lyon gibi memlekette psikoloji stajı bulabilmiş bir insanım geçmişimde bir yabancı öğrenci olarak. Bin kere reddedilmek bana koymaz. Ben yolumda yürümeye devam ederim. Bakalım neler olacak. Olacak mı? Yoksa ben "ay iş bulmak mı, bu saatten sonra mı, benim neyime" deyip, malak gibi koltuğuma devrilerek mi geçireceğim kalan ömrümü. Hmmmfff. Bir kolay yol var, bir de zor. Kolay yolun ucunda bir nane yok, zor yolun ucunda yenilikler, etkinlikler, yepisyeni bir hayat.

Bu arada seramik çamurundan satranç takımını -nihayet- tamamladım! Of. Son piyonu, ve dört atı bitirdim. Sanki çok zor işmiş. Neden bu kadar süründürdüm diye kızıyorum kendime. Şimdi yüzümü karartıp, seramik fırınına götürmem gerekiyor, "merhaba beni hatırladınız mı" demesi en zoru. "Hayır hatırlamadık" derlerse ben de geri döner pişirmeden kullanırım. Nasılsa sert. Önceden telefon açmak en garantili yöntem sanırım.

Tığa gelirsek. Geçen gün Ö.'le buluştuk. Almanya'dan blogumu yıllardır takip eder kendisi. Onunla güzel bir öğleden sonra geçirdik. Bir ara Mephisto'ya girdik Kadıköy'de ve bana raflarda duran oyuncak bir zürafa gösterdi tığla örülmüş. Amanın. Bu benim kaç sene önce yeğene ördüğüm zürafanın tıpkısının aynısı sadece ipleri daha uyumlu olduğu için bir tık daha profesyonel duruyor. Etiket fiyatını gösterdi Ö.. Yuh! Hakikaten satılır mı bu fiyattan? Onu bilmiyorum. Ama yapasım geldi işte. Sanki ben yaparsam o fiyattan satacak sonra da parasını cüzdanıma koyacakmışım gibi bir heves geldi. O ipler aklıma dolandı işte. Rengârenk. Şimdi çok yapasım var elimde kalan iplerle değil de aklıma dolanan özel alınmış olanlarla. Bak site burada, zürafanın yapım tarifi de burada.



I love buttons sitesinden alınmıştır.

Çayım bitti. Şimdi çalışma vakti! Haydin.

Pazartesi, Kasım 20, 2017

Asfalta çarpan yağmur damlalarını dinliyorum. Huzur veriyor. Bu iyiye işaret. Keşke sabaha kadar yağsa şıpır şıpır.

Bugün canım boza çekti. Sırf onun için dışarı çıktım. Çıkmışken, soda da aldım. Bir de ketçaplı çubuk kraker. Bir de cevizli dut pestili. Boza için yüz gram leblebi. Bir dolu abur cubur senin anlayacağın. Boza içince akşam saatinde tok tuttu. Yemek yemedim. O yüzden sağlıktan sorumlu vicdanım biraz rahatsız.

Dünden beri iki film izledim. İzleyebildim. Bu da iyiye işaret. Filmler iddiasızdı. Ama hafiftiler. İyi geldiler. Kafamı dağıttılar. Romantik türdeydiler. Biri yerli. Sıraya da bir iki film daha aldım. Artık ilgimi çeken film bulmak öyle zorlaştı ki. Biraz kitaplar gibi. Elimde çok güzel kitaplar var, ama onlara da ilgimi toplayamıyorum. Ne acı. En sevdiğim şeylerin başında gelirdi kitap okumak. Vızır vızır okurdum. Belki bir gün gene geri gelir o günler. Çok özlüyorum.

Şimdi baloya gidiyorum. Yatak balosu.


Cuma, Kasım 17, 2017

Fırından nefis kokular yayılırken eve, iki satır yazmak istedim. Birazdan yemeğe oturacağım. Bugün gece kaldım.

Değişik bir gündü. Rutinimin dışına çıktım ve çok iyi geldi. Sabah geç uyanmasaydım (gece o kadar geç yatmasaydım) daha da verimli bir gün olacaktı ama olsun. Öğlende başladım güne. Makinedeki ıslak çamaşırları serdim. Sonra nevresim değiştirdim. Kendime de biraz çeki düzen verdikten sonra, yeteri kadar iş gördüğüme kanaat getirip, gitmek için yanıp tutuştuğum yeni çalışma mekânıma yollandım. Aslında yürüyerek de gidebilirdim ama bir an önce varmak için çok sabırsızlanıyordum. Bir de ben tüm işleri halledip kendimi dışarı atana kadar saat beşe geliyordu. Bilgisayarımı, kağıdımı kalemimi her şeyimi yanıma almıştım.

Aslında en çok Writing down the bones ve The Art of Character'i okudum ama iki satır da ekleyebildim dün gelen ilhamıma ve fena da olmadı. Hayır amacım bir şaheser yaratmak değil. Sadece nereye varacak diye fikirlerin ardından gitmek merakla. Bir iki satır daha ekleyebilmek iyi geldi. Zaten toplamda iki saat bile kalmadım orada.

Eskilerin dediği doğruymuş, mekan değiştirmek ferahlatırmış. Günüm güzelleşti. Yarın da daha farklı bir yere mi gitsem. Alternatifleri bir bir denesem mesela.

Hafta sonu bu yerlerin çoğu kapalı. O gün evin birikmiş işlerini hallederim. Böylece kafam daha da rahat eder. Zaten fazla bir iş yok. Basit şeyler. Katlanıp kaldırılacak kıyafetler filan çoğunlukla.

Unutmamak için bu gece yaptığım fırında kanadın tarifini bırakıyorum buraya:

Önce bir sos hazırlayıp sonra bunu fırçayla kasaba çizdirdiğim kanatların üstüne sürüyorum. Alüminyum folyo serilmiş fırın tepsisine dizdiğim kanatları sosa buladıktan sonra 180 derece fırında 40 dakika pişiriyorum. Yanında pilav ve turşu çok yakışıyor. Üstünden de kuru kayısı hoşafını tavsiye edebilirim.

Sos: 3 yemek kaşığı yoğurt, bir yemek kaşığı biber salçası, bir yemek kaşığı hardal, bir kaç sıkım ketçap, bir diş ezilmiş sarımsak, biraz kırpılmış maydanoz, kekik, tuz, biberiye, bir tutam kimyon, biraz zeytinyağı, bir iki yemek kaşığı da sirke, yarım çay kaşığı pul biber. Hepsi karıştırılacak. Pişerken çıkan kokulardan mest oluyor insan.

Perşembe, Kasım 16, 2017

Yarın sabah olunca işler değişir mi onu şu an bilemiyorum. Fakat şimdi şahane bir denge yakalamışım. Şu andan itibaren yazmaya başlayabilirim. Şunu şunu okuduktan sonra, şunu şunu öğrendikten sonra, şu kursu bitirdikten sonra ya da atıyorum sanat tarihine hakim olduktan sonra değil. Şu an. Demin mesela ilham geldi. Oturup peşinden gidebilirdim. Yola çıkabilirdim. Bavulsuz. Çünkü yolculuğun ne kadar süreceğini kestirememek de başlı başına bir macera. Mutlak özgürlük? Belki. Son günlerde okuduklarımdan birinde karşıma çıkan en önemli benzetme şu oldu: yazı da aşk gibidir, başka birisi gibi davranarak kendini sevdiremezsin. Başka birisi gibi yazarak da. Böyle düşünmek işimi çok kolaylaştırdı.  Daha iyi yazmaya çalışmak başka, başka birisi gibi yazmaya çalışmak başka. Sınırlarla ilgili bir konu bu. Başkası gibi yazmanın sonu yok. Sonu olmayan her şeyde insanı hareketsizleştiren bir etki var. Oysa elimde olanla yazmaya hemen başlayabilirim. Kendim gibi yazarsam, yazmaya başlayabilirim. Belki mükemmel olmaz ama mükemmeli sonraya erteleyebiliriz değil mi? Zamana yayabiliriz en azından. Şimdi yazdıklarım daha farklı olacak. Belki daha güçlü. Kesinlikle daha kendimden emin öyküler yazacağımı düşünüyorum. Tam böyle düşünürken, posta kutumda yeni bir ileti olduğunu fark ettim. Cevap beklediğim son dergiden gelmiş. Ah...Olumsuz. Ne zamanlama ama. Galiba yenisini yazana kadar eskileri hiçbir yere göndermeyeceğim. Çalışma mekânımı da buldum. Hatta birkaç tane mekân buldum.

Yarın ısınma turlarına başlamak istiyorum. İşleri ilk günden çok sıkıya sokmadan. Elimdekileri değerlendirmeye çalışmak. Sanki keyifli olacak. Hadi bakalım.


Çarşamba, Kasım 15, 2017

Açılmak, hava gibi.

Bütün gün koltuğa yığılıp kitap okudum. Çoktandır böyle bir keyfim olmamıştı. Uyuyabilmek dünya kadar fark etti. Kitapları da amazondan dijital olarak sipariş verdim. Elime geçmesi bir dakika sürmedi: writing down the bones ve the art of character. Yazmak üstüne. Yarın üçüncü bir kitap daha alabilirim zaman bulabilirsem. Bulamayabilirim. Yarın günüm dışarıda geçecek. Eve dönünce hava kararmış olacak ve yol yorgunluğundan pestilim çıkmış olacak.

Kaç gündür brokoli pişiriyorum buharda. Şimdi İkea'da delikli bir tencere buldum, altta makarnalar, pilavlar, çorbalar pişerken üstte brokolini neyini buharda pişirebiliyorsun. Çeşit olur sofrada. Pratik. Hem haznesi daha geniş.

Dün yazdığım bu son paragraftan sonra çoklu pişirici diye bir aletin peşine düştüm. Ne kadar çoklu pişirdiğinden emin değilim. Bir de çok yer kaplayacak. Yoksa buharda pişirme, fırın, fritöz, düdüklü tencere ve normal tencere işlevlerinin hepsine tek bünyede sahip. Bir de termostatı saat ayarı filan var. Ekmek ve yoğurt da yapıyor. Bir de nevresim değiştirse ne hoş olurdu. Kafayı ona taktım bir de waffle ve tost makinesine. Ama artık fazla olacak. Neye göre fazla dersen, tezgah yüzeyine göre. Tostu sık sık yapıyorum da...Ocak üstü bir aparatım var. Genelde yakıyorum, unutup. Derdim o. Ay bu kadar mutfak muhabbeti yeter.

Bu sabah uyandığımda yapmam gereken işleri düşününce, "hepsini birden bitirmek zorunda değilsin" dedim kendime. Yapabildiğin kadar. Ve bu düşünce bana çok iyi geldi. Hepsini birden bitirme zorunluluğu beni zorluyormuş.

Şimdi oturup biraz kitap okurum. Sonra stratejik bir liste çıkarıp ev işlerinin bir kısmını hallederim. Mesela bir parti çamaşır attım makineye ben okurken yıkansın diye. Ondan sonra nevresim değiştirip yatak odasının dağınıklığına el atmam lazım. Oradan başlamak güzel olabilir.

Haydi şimdilik kaçtım, belki akşam yine gelirim.

Pazar, Kasım 12, 2017

Kasvet dolu bir Kasım.

Güleryüzüme alışkın insanlara karşı asık suratlıyım, ama sanırım anlayışla karşılıyorlar. Belki biraz yadırgıyor olabilirler. Gözlerimi de kaçırıyorum. Ama dün gece değişik bir şey oldu. Ağustos ayından beri olmayan bir şey: kesintisiz 7 saat uyku uyuyabildim. Gece göz açıp kapayınca geçti.

Bugün annemdeydim. Onun da morali bozuktu. Sonra beni gördü. Dediğine göre iyi gelmişim ona. İlaç gibi geldin dedi bana. Ki böyle şey demezdi. Bir de yeğeni saydığı birinden telefon gelince biraz açıldı. Bir şey yapmadık. Klasik müzik koydum. Mozart 40. senfoni. Sonra mandala çizen insanların videolarını da açtım. Bir de boya kutusunu önüme alıp mandala boyadım saatlerce. O da yanımda beni izledi. Az az sohbet edip. Öğle yemeğini ısıttık beraber yedik. Sonra biraz uyukladı koltukta. Ben de. Sonra gün akşam oldu. Mandalaları ve boyaları annemde bıraktım.

Akşam yemeği olarak tost yaptım kendime eve gelince. Ketçap ve dereotu da koydum. Yanında da poşet çay. Vardı evde yemek. Salata için malzeme vardı. Tavuk şnitzel vardı. Makarna yapabilirdim peynir ve mantarlı. Omlet yapabilirdim. Canım istemedi.

Kasım kasvetli geçiyor blog. Yaz bitimindeki o romantik sonbaharı hissedemiyorum. Yağmur ve bulutlu gökyüzü içimi karartıyor. Güneş açınca biraz ferahlıyorum. Bazı şeylere geç kaldım. Ama beni en çok üzen bunlar değil. Mesela o kadar sıkılıyorduk ya adada gençken. Günler boş geçiyor diye. Kimse de bize demedi ki, in Istanbul'a, bul bir staj, yarı zamanlı çalış gönüllü olarak, iş öğrenirsin, zamanını değerlendirirsin, hem de bir işe yararsın. Dil biliyorsun, elin yatkın, kafan çalışıyor, elbet bir işin ucundan tutarsın. Hem değişik bir ortam tanırsın. Değişik insanlar. Hayatına renk gelir. Kimse demedi ben de akıl edemedim. Yazık.

Şu an bir kitabın sözcüklerinin peşine takılıp, hayal alemine savrulmayı ne çok isterdim. Edx'te bir kurs daha buldum. Roman yazmak üstüne. Fakat paralı. Bedava da olsa değişen bir şey yok. Mesele parada değil. Ben ilk önce sürdürülebilir kalkınmayı okumak istiyordum. Kafamı ona bile veremiyorum. Buna da adayacak yerim ve enerjim yok. Şöyle döktüre döktüre yazasım var oysa. Karakterler, olaylar havada uçuşsun, derinlikli olsun, katmanlı olsun, akıcı olsun, heyecanlı ve duygusal olsun, fantastik olsun, içinde ejderha bile olsun. Ve içime sinsin. Göğsümü gere gere okutayım. Ben yazdım diye kibirleneyim. Keşke şöyle güzel bir alıştırma kitabı olsa hikayeyle ilgili. Belki biraz araştırabilirim bunu önümüzdeki günlerde. Koca bir roman yazmaktansa parçaları toparlamak.

Yolladığım kısa öyküylerden tık yok. En son tek bir dergi kaldı olumsuz yanıt yollamayan. O da Kasım ayında yanıtlayacaktı. Kasım'ı neredeyse yarıladık. Onlardan da ses seda çıkmıyor. O kadar mı kötüydü benim öyküler? Hiç sanmıyorum. Kendimi övmek için değil ama kötü değillerdi. Buna inanmam.

Şimdi bana roman parçaları koleksiyonu yaptıracak mucizevi bir kitabı aramaya çıkıyorum.


Cuma, Kasım 03, 2017

Ekim'in ardından.

İyi değildim blog. Sessizliğimden anlamışsındır. Ekim'in sonu üzerimden silindir gibi geçti. O kadar ki buraya yazasım bile yoktu. Hatta artık bir daha hiç yazasım olmayacak sandım. Anla. İki aylık uykusuzluğun üstüne bir de iştahsızlık bindi. Hızla kilo kaybettim. Ve bu hiç hoşuma gitmedi. Kendimi nutellayla kandırdım. Ama sonuçtan son ana kadar emin olamadım. Ona bile hayır diyebilirdi bedenim, ruhum. İşte o zaman ayvayı yerdim. Neyse ki nutella ile bir U dönüşü yaptım hayata. Abartmıyorum. Sebebi ağır konular. Boşver. Şimdi uykularım biraz rahatladı - tek nutellayla değil elbet. İştahım (ve kilolarım) geri döndü. Ve en önemlisi: yazma dürtüm. Yani hayati fonksiyonlarım :). Hayatta dövme yaptırmam derdim. Bir ara bileğimin içine "bu da gelir, bu da geçer" yazdırmak geldi.

Az iyiyken, az yoga yaptım, bir film izledim, ıspanak kavurdum, üstüne yumurta kırdım. Bir de iştahsız günlerimde menemen yaptım. Ulvi bir yemek gibi geldi o an. Hem hazmı kolay, hem yemesi kolay, hem besleyici. Midemin içine kıvrılıp yattı sanki. Beni içimden kucakladı. Sıcacık.

Ekşi mayalı ekmek aldım sonra. Dünyanın en gurme, en sofistike yiyeceklerinden biri benim için. O koca dilimleri elimde tuttuğumda Finlandiya gibi çok medeni bir yerde yaşıyormuş gibi hissediyorum. Okuldan bir arkadaşım kendi yoğuruyor sonra İnstagram'da resimlerini paylaşıyordu. Ecehan da kendi bloguna koymuş. Ecehan'ı yeni keşfettim. Ben yoğurmadım. Bizim köşedeki fırında satılıyor, gittim aldım.

Bir de karavanla gezen bir çift var, onların blogunu çok severek takip ediyorum, onları da yeni keşfettim. Aklıma modifiye konteyner (bkz. resim) fikrini soktular, çıkmıyor.




Bir de tabii karavan. Bir sene boyunca karavanla gezmek isteyebilirim. Ama tabii en sağlamı kiralık bir karavanla on beş gün ya da bir ay gezmek, deneme sürümü. Sonra da işte, duruma göre.

Bu sabah Hikmet bey'den mektup geldi. Onu okudum keyifle. Gönderdiği bağlantılardan birinde gene karşıma modifiye konteyner bir ev çıktı. Ağzımın suları aka aka izledim, ki konu o değildi. Bu arada Körburun romanı ile bu sene Attila İlhan roman ödülünü kazanmış Hikmet bey. Çok tuhaf bir his. Sevincin ötesinde.

Zor günlerde yapabildiğim bir diğer şey ise sesli meditasyon dinlemekti. Telefon için bir uygulama bulmuştum: headspace adı. İyi gelmişti. Ama bugünden itibaren paralı olacak galiba. On günden sonrası paralı. Satın almam herhalde.

Geçenlerde biri bana satrancın gerçek hayatta bir faydası var mı diye sormuştu. Ben de pek yok aslında demiştim. Ama geçen zor günlerimde satranç oynamış olmak bende şöyle bir refleks yarattı: şu an yapabileceğim en doğru hamle ne? Durum fena ama şu an yapabileceğim tek bir şey olsaydı, en doğrusu hangisi olurdu? Hamlenin kendisinden çok bu düşünce biçimi bana çok yardımcı oldu o an.

Son günlerde Enis bey sayesinde Luxus diye bir müzik grubu keşfetmiştim. Hüsnü Arkan'la beraber Cahit Sıtkı Tarancı'nın Abbas şiirini yorumlamışlar. Bin kere döndürüp döndürüp dinledim. Dinlemekle yetinmedim. Tarancı'nın bir şiir kitabını gidip satın aldım. Ve bayıldım. Lakin, kitaptan o kadar heyecanla bahsedince anneme kaptırdım. :) Gidip bir tane daha alacağım.

Bu sabah uyandığımda esin dolu hissettim kendimi. Sanki masanın başına bir otursam en güzel hikayeleri yazabilirmişim gibi. Ancak bu postu yazabildim bunca saattir. Onu da silsem mi acaba diye tereddütteyim. Boya kalemlerimi ve fırçalarımı anneme götürdüm. Pek yüz vermedi. Bir ara geri almam gerek. Keşke kitap okuyabilsem...






Cumartesi, Ekim 21, 2017

Ekim böyle geçiyor.

Aslında çıkıp bir iki parça üst baş alışverişi yapmam lâzım. Ve ihmal ettiğim ev işlerinin bir kısmını halletmem. Kursumda önerilen okuma parçasına bakmam. Yürüyüşümü tamamlamam. Satranç problemi çözmek o kadar önemli değil. Onu sonra da yapsam olur. Geçen gün aklıma hoş bir öykü fikri gelmişti. Not almadım. Kaçtı gitti. Ama ev kedisi gibi bu fikirler. Gitse de günün birinde geri gelebiliyor. Fakat hep bir endişe. Ya gelmezse? Yazı. Yazı masasının başına oturmuyorum ne zamandır. Bu biraz canımı sıkıyor.

Neyse işte tüm bu önemli işleri yapmak dururken ben oturup blog yazmak istiyorum. Aslında yazmak istediğim özel bir konum da yok. Güzel bir post öncesi hissettiğim o enerji de. Ama işte gelip şuraya kıvrılasım var. Virüs gibi bir şey yazmak. Bir kere bünyeye girdi mi, çıkaramıyorsun.

Şu kariyer işi kendine bir yol bulduğundan beri biraz rahatladım. O yıpratıcı her şeye ilgi duyma huyum törpülendi. Kurs çok ilginç. Psikolojiden sonra beni hiçbir konunun bu kadar saracağını tahmin etmezdim. Fakat bir yandan da, şu ana kadar birinci modülü bitirmek üzereyim, tam umduğum gibi de değil. Biraz hafif ve uygulama kısmı yetersiz geldi bana. Tabii ilk modül konuya giriş modülü. Ondan da olabilir, ve henüz sonuna gelmedim birinci modülün. Ama ben hem bilgi hem uygulama konusunda yığınla konu işlenmesini bekliyordum. Bir haftada dünya sanki sekiz takla atacaktı kafamda. Somut sorunlara somut çözümler, hadi o da olmadı, somut çözümleri kendim bulmam için kök stratejiler öğrenmeyi umuyordum. Yine de güzel yönleri var. Örnek vermek gerekirse, tartışma kısmında yazılan ufacık basit bir yoruma bilgi sahibi kişiler (hocalar?) hemen kapsamlı bir yönlendirme yapmışlar. Mesela: "bak amacın buysa ve böyle düşünüyorsan, şu alana yönelmen doğru olabilir ve şu kitap senin ilgini çekebilir." Baktım birçok tartışma forumunda açılan konularda böyle müdahaleler var. Bir tane nokta atışı değil. Kadının dediği de özetle "ben insanlarla tek tek konuşup kimin neye ihtiyacı var öğrenmek istiyorum" düzeyinde bir yorum. Çok hoşuma gitti.

Hoşuma giden diğer bir konu, bu blogun istatistiklerinde, bu konuyla ilgili verdiğim bağlantılara bol bol tıklanılmış olduğunu görmekti. Okurlar merak etmiş. Kursu da merak etmişler, Düşler Akademisi ile ilgili bilgiyi de, Birleşmiş Milletlerin on yedi hedef maddesini de. Çok güzel değil mi sence? Böyle bir hedefin bilinirliğini yaygınlaştırmaya aracı olmak bile bir işe yaramaktır, kendi açımdan. Hem o, hem de bu blogu okuyan insanların önemli bir kısmı benim kafa dengim demek bu. Ben arasam çevremde kaç kişiyle konuşabilirim bu konuyu? Kaç kişi ilgiyle dinler bu konuda anlattıklarımı?

Pazartesi bir aksilik çıkmazsa abimle buluşup kahve içeceğiz beraber dışarıda. Bu daha önce yaptığımız bir şey değil. Genelde evlerde buluşulur ailecek yemek yenir. Bu sefer daha az resmi olacak. Belki daha samimi.

Şimdi artık biraz iş görmem gerekiyor. Hiçbir şey yapasım yok. Nasıl olacak bilmiyorum.






Pazar, Ekim 15, 2017

Evreka. Buldum!

Çok tuhafsın hayat. Ve bir o kadar da katı. Dediğim dedik öttüğüm düdük diyorsun da başka şey demiyorsun. Kendi kuralların var. Uymayana dünyayı dar ediyorsun ama bir kere yola girenin ayaklarına dünyaları seriyorsun. Sana boyun eğersek, o kadar çabuk değişiyorsun ki, karanlıktan aydınlığa geçerken insanın gözleri kamaşıyor bir süre, oksijen fazlasından ciğerleri yanıyor sanki. Uslu bir çocuk gibi, yıllarca beslediğim hayallerimden uçuk kaçık diye vazgeçmiştim ben en sonunda. Eyvallah demiştim. Küçük olsun benim olsun. Artık yeni mottom buydu. Mutluydum. Bir işin ucundan tutacak ve iki günde bıkmayacaktım. Elveda maymun iştahım. Elveda kanımı kurutan istikrarsızlığım. Sizi özlemeyeceğim.

Bir süre gözlerimin aydınlığa alışmasını bekledim. Sonra en büyük boy resim kağıtlarımı bulup çıkardım malzeme odasından. Ortasına "ben" yazdım. Sonra sağına soluna ilgi alanlarımı: yazı, müzik, psikoloji, girişimcilik. Yazı ve müzikte kariyer yapmayacaktım. Bunu biliyordum. Gene de dursun orada dedim. Girişimcilik iyiydi ama eksikti. Para tek başına hayatıma bir anlam katmazdı. Sosyal girişimcilik yazdım sonra öteye. Bu daha iyiydi. Sonra tıkandım. Dedim acele etme. Bir günde olmak zorunda değil. Gece vakit de geçti. Durdu kağıt orada salonun köşesinde.

Sonra ne oldu nasıl oldu hiç bilmiyorum, dün gece aklıma "sürdürülebilir kalkınma" diye bir kavram geldi. Sustainable development'ın türkçesi olduğunu anladım. Daha önceden aşina olduğum bir kavram. Fakat çok araştıramamıştım, biraz deşince...Güleceksin şimdi. Benim uçuk kaçık imkânsız dediğim, vazgeçtiğim hayallerimin derli toplu projelendirilmiş halini buldum: Birleşmiş Milletlerin 2030'a kadar koyduğu sürdürülebilir kalkınma hedefleriymiş bunlar. Dibim düştü okuyunca. Mesela açlık ve yoksulluk ortadan kalkacak, işte cinsiyet eşitliği, herkese sağlık, kaliteli eğitim, temiz enerji, temiz su, şu bu. On yedi madde. Bu. İşte bu. Tabii ki tek başıma yapmam imkânsız. Kimse de tek başına yap dememiş ki. Ama içimden uğraştığım konular bunlar. Ve bunlara bir isim vermişler: sürdürülebilir kalkınma. İşte çalışmak istediğim alanın adını buldum!

Üstelik, biraz daha araştırıp, kursunu da buldum. Yani bu konuda birçok kurs var ama bir tane kafama uyan buldum. Online ve ücretsiz. Mikro master diyorlar buna. Sadece, sertifika istersen 150 dolar ödüyorsun. Yoksa kurs içeriği herkese açık. Kursu bitirdiğinde proje lideri olarak çalışabiliyorsun. Üç ay sürüyor. Yoğun. İngilizce. Ayrıca, Istanbul'daki Düşler Akademisi, bu tür projelere bir örnek olarak Türkiye sayfasında görünüyor. Düşler Akademisi'nde hocalık yapan bir tanıdığım var o yüzden benim için bu önemli bir bilgi. İstanbul'da toplam 4 tane Birleşmiş Milletler kalkınma programı projesi var. Ne oldu? Basmaya başladı mı ayaklarım yere? Hem de tam istediğim yere. Çok tuhaf değil mi sence de?

Şimdi bir dolu işim var. Çok çalışmam lazım çok! Ama mutluyum. Bir yola gireyim diyordum. Bu kadar hızlı gelişeceğini sanmıyordum.



Pazar, Ekim 08, 2017

Özgürlük günleri.

Forrest Gump'tan kalma bir sahne var aklımda. Zar zor yürüyen Forrest'in ayağındaki ortopedik demirleri sökerler ve ayakları sakat sandığımız Forrest'in normal insandan bile daha hızlı koştuğu anlaşılır. Belki tam olarak böyle değildi, yanlış hatırlıyorum. Çünkü demin baktım. Filmin üstünden neredeyse 25 yıl geçmiş. Neyse biz öyle diyelim. Belki de doğrudur. O seanstan beri öyle hissediyorum, zaten diyeceğim o. Sanki normal insandan bile ... Geride olduğumu sandığım bir konuda. Mesela spor kararı. Yürüme kararı alacağım. Eksiden olsa...Şundan bir hafta evvel. Başlardım uçuk kaçık olmadık hedefleri kendime bir salisede koymaya. Oysa şimdi..."Önce o karar uygulanabilir bir karar mı ve benim gerçekten bu yolu yürümeye (her anlamda) gönlüm var mı. Kararıma sadık kalabilecek miyim?" Önce bir durmak. Çok acayip blog. Çok acayip. Bu insanın kimyasının değişmesinden de acayip. Tamamen farklı bir işleyiş biçimi. Ve orijinalim böyleymiş. İnanamıyorum.

Olmadık hayaller kurmak ve bunu huyun sanmak. Kendini hayalperest sanmak. Olmadık hayaller kurup hiçbirini - zaten olmadık oldukları için- gerçekleştirememek. Ve bunu da hayatın sanmak. Bunun ilerisine geçememek. Bir türlü geçememek. Hem de aslında çok şeyler başarabileceğini sen ve herkes biliyorken. Birisi sana "ama bunlar çok uçuk kaçık" dediğinde "evet olabilir ama aşağısı kurtarmıyor" demek ve böyle hissetmek.

O seanstan sonra, ilk zamanlar tepkim şu oldu: yapmıyorum! Hiçbir şey yapmıyorum! Çünkü hiçbir şey yapmak zorunda değilim. Oh be! Oh be! Oh! Hiçbir şey ıspatlamak zorunda değilim. Hiçbir şey başarmak zorunda değilim. Gene de değerli bir insan olurum. Şunu alıp şuraya koymadan bütün bir ömür geçiririm ve kimse de karışamaz.

Kendime ne büyük baskı yapıyormuşum bilmeden. Bilemezsin.

O hırs benim değilmiş. O doymazlık da. Hırçınlık da bunlardan kaynaklanıyormuş.

Şimdi bir süre böyle geçer. Yeni işleyiş biçimine alışmaya çalışarak. Tabii ki boş duracağımı sanmıyorum uzun vadede. Çünkü canım sıkılır. Ama gelecek günleri düşündükçe sabırsızlanıyorum. Gelecek hemen başlasın istiyorum. Hemen kendime bir yol çizeyim ve başlayayım o yolda yürümeye. Keşke bir de eskisi gibi kitap okuyabilsem. O zaman tam olacak.

Yenilik olarak da saçlarımı kestirdim. Ve kuaför ayyyynı istediğim gibi kesti. Fazla kat istemiyorum dedim, tam kararında bırakmış katları. Olacak iş değil. Çok memnunum yeni saç modelimden. Bir de ben bu hafta sonu Karadeniz turuna çıkacaktım. Son anda vazgeçtim çok da hevesli değilim diye. Belki iki hafta sonra tekrar düşünürüm. Şu önümüzdeki haftalarda bir yolculuk güzel olabilir. Değişik yerler görmek. Yol gitmek. Bir de dün gece az kalsın N. 'yu arıyordum. Gece yarısı. Bir keresinde o bana yapmıştı. Ama sonra çirkin geldi gece yarısı çoktandır aramadığın birini aramak. Ben onun kadar çirkin olmak zorunda değilim. Bir de denenmişi deneme dedim kendime. Sonunda sinirlendirecek gene seni. Bırak onu. Yenisine yer açılmaz başka türlü. Züğürtlenince eski defterleri açma meselesi senin anlayacağın. Ama direndim. İyi yapmış mıyım?






Cuma, Ekim 06, 2017

Koca bir dünya.

Nasıl miskin, nasıl bet bir gündü. Sabah altı olmadan uyandım ve sonra uyuyamadım. Ama tam uykumu da alamadım. Ve bütün gün o modda geçti: uyku ayağıma dolandı durdu. Dünkü terapi seansını aklımdan çıkaramadım. Tıpkı beklediğim gibi, inanılmaz bir aydınlanma yaşattı bana terapistim. Hala henüz tam toparlamış değilim, belki de o yüzden enerjim böyle düşük. Başka şeyle ilgilenemiyorum.

Bu kariyer meselesini masaya yatırdım. Dedim ki "ileri saralım, diyelim ölmek üzereyim, ve, olur mu olmaz mı orası tartışılır ama biz oldu diyelim, çok büyük bir yazar olmuşum. Bu hayat beni hiç tatmin etmezdi" dedim. Özet geçiyorum seansı elbet daha bin tane şey konuşuldu. Dedi ki (özet olarak) "bu hangi ebeveyninizi tatmin etmezdi çok merak ettim". Anneeeeem! Yani: amanııııın, bu annemi tatmin etmezdi. Çünkü annem zaten tatmin olmaz bir insan ve ben hala onun onayını arayan bir insan olarak onun bu tatminsizliğini çok tenkit etsem, hatta acısam bile istemeden onun etkisini yaşıyorum. Ve hiç bir yolda karar kılamıyorum, çünkü hiçbiri yeterli gelmiyor - ona. Aslında ben kendi başıma kaldığımda mutlu olabilen bir insanım. Onun aksine küçük şeylerden mutlu olmayı başarabildiğimi düşünüyorum. Ve bunu büyük bir zenginlik olarak yaşıyorum fakat demek ki buradan hayatıma sızabilmiş bu tatminsizlik. Çok şaşırdım.

Bu durumun çark etmesi bir günde olmayacak. Ama bunu görebilmek bile ne büyük bir fark yaratacak hayatımda. Olay sanırım onun onayından kendimi çekip kurtarmak. Artık ne onayı zaten, kazık kadar olmuşum.

-----

Dün yazdım bunları. Sonra uyku bastırdı. Kaçmadan uyuyayım dedim. Ve gene altı saat sonra uyandım.

Hala o günkü seansta konuşulanları düşünüyorum. Tatminsizlik. Ama benim değil neyse ki. Referans aldığım kişinin. Şimdi bazı şeyler netleşmeye başladı. Hayatımda yapamadığım seçimler mesela. Ne merkür retrosu, ne Satürn etkisi. Bu o kadar özgürleştirici bir aydınlanma ki blog. Keşke yıllar yıllar önce fark etseymişim. Ve yine de buna rağmen ittire kaktıra bir yola girmeyi başarmışım. Ne güçlü bir insanmışım meğer. Ve şimdi önümde koca bir hayat var. Belki bazı şeylerden vazgeçip, yapabileceklerime odaklanabilirim sonunda. Sürekli bir tatminsizlik yaşamaktansa. Ya ömrümün tamamı böyle geçseydi? Bir de şunu dedi canım terapistim: elindekinin kıymetini bilememek. Bu da tatminsizliğin bir uzantısı. Elde etmek için çırpınıyorsun, fakat elde ettikten sonra onu görmüyorsun bile. Bu bir yere kadar normal, çünkü arzunun doğası böyle bir şey. Ama fazlası da fazla. Sepetimde bir dolu şey var, fakat ben hiçbirini görmüyorum, gözüm hep ilerde, hep başka yerde, hep olmayanda. Sanırsın hayatım bomboş geçmiş bugüne kadar.

Ne garip: şu an tamamlanmış hissettim. Sanki bir inşaat halindeydim ve bir malzeme eksikti o yüzden her şey beklemedeydi. Hani yıllarca bitmeyen inşaatlar olur ya. Kalır öyle. Şu an tüm malzemeler tamam. Artık bu binayı çıkabilirim. Tabii ki bir günde bitmeyecek. Bir süre daha kafamda bu kavramlar dönüp yerlerini arayacak, her şey yerli yerine oturana kadar. Ama o huzursuzluk ve sadece benim bildiğim hırçınlık bitti. Dünya varmış. Dünya. Koca bir dünya.





Salı, Ekim 03, 2017

Kimya.

Bütün kimyam değişti. Bir süredir daha gün ağarmadan uyanıyorum. Neyse ki teskin edicileri bıraktıktan sonra içtiğim papatya çaylarını da kaldırdım ve yine de uykuya dalabiliyorum artık. Çok değil yedi saat uyku. Ama fena sayılmaz. Dün enerjim de yerine gelmişti. Sanırım her gün et yemezsem paçavraya dönüyorum. Dün dünya kadar yer dolaştım, sanki başkasının bacaklarıyla dolaşmışım, ne bir ağrı, ne bir yorgunluk...

Çok iş gördük ama işler de yolunda gitti. Telefonda kırk saatte anlatamayacağım ve muhtemelen ulaşamayacağım usta, apartmanın kapısında karşımıza çıktı ve sorunlarımızın bir kısmını çözdü diğerleri ile de ilgilenme sözü verdi. Sonra da kapı kapı dolaşarak bulabileceğimizi hatta belki öyle de bulamayacağımızı sandığım alışverişleri aynı sokaktan, iki dükkân arayla temin edebildik: sülale boyu saksı altlığı ve telefon kablosu. Artık annemin evinin bir ihtiyacı kalmadı. Benim ev de sırada. Önümde koca bir gün uzanıyor ve benim tek zorunlu işim saçlarımı boyatmak. Ona da aşırı üşeniyorum ama artık kaçarı yok.

Bütün kimyam değişti diyorsam, mesela, geçen gün televizyon izleyebildim, tam bir buçuk saat. Hem de açık oturum. Hem de reklam arasından bile sonrasını bekleyebildim. Hem de normalde aşırı gıcık olduğum bir adam da vardı ve bu sefer adamı çok ilginç ve zeki buldum. Tamam itici bir konuşma biçimi var ama kafa zehir gibi çalışıyor. Konu sadeleşmek ve tüketimdi gene sevdiğim konulardan, ama ilgimi çekebildi. Eskiden çekemiyordu. Katılımcılardan biri, Afrika'yı bisikletiyle dolaşıyor ve rastladığı insanlara hayallerini sorup, bunları belgesellerde topluyor: Hasan Söylemez.

Satrançta artık acemiliği aştığımı hissedebiliyorum. Pozisyonlara yaklaşımım ve planlama biçimim kökten değişti. Bir taşı durduk yerde değişmiyorum, en azından. Elbette henüz ustalığa çok yol var. Fakat "bu iş aslında bana göre değil" hissiyatından kurtuldum. Belirli kalıplar var, onları öğrenmek gerek. Öğrendikten sonra da tahtada karşına çıktıkça tanımak. Her hamlede, taşların yeri değişiyor ve dolayısıyla karşına binlerce kalıptan birinin çıkma ihtimali var, ya da o bir kalıbı yaratma imkânı. Bütün zevki burada. Elbette hala kaba hatalar yapabiliyorum ama eskisine göre daha seyrek.

Asıl demek istediğim bu değil. Asıl demek istediğim keşke yazıda da böyle uğraşıp "ustalaşma" imkânı olsa. Yani sistematik olarak. Her gün çözebileceğim problemler ve anında alacağım olumlu ya da olumsuz geri bildirimler.  Yani her gün kendi kendine yazmaktan daha öğretici bir şeyler.

Hikayelerde de kalıplar vardır. Her hikaye yeni bir kalıptır aslında, başka kalıplardan oluşturulmuş.  Notos'un bir sayısını aldım geçende elime. İçinden bir öykü okudum meraktan: Anuş, Neslihan Önderoğlu (Notos 64). Öykü aslında çok basit bir kalıbı kullanmış onu diyecektim. Psikolojide de vardır, sanırım pedagoji okuyanlara da okutulur: Pigmalion. Mitolojik bir anlatım. Özetle adam kendi yonttuğu heykele aşık oluyor, sonra heykel gerçek bir kadına dönüşüyor. Öykü bunu işlemiş. Biraz değiştirmiş. Biraz başına sonuna eklemeler yapmış. Günümüze uyarlamış.

Ne kadar çok okursan o kadar çok kalıpla haşır neşir olursun. Belki de satrançta olduğu gibi öykülerdeki kalıplara dikkat edip aklımda istiflemeye başlasam... İnsan bunu zaten bir şekilde yapar ama...Bilinçli yapmak. Satrançtaki gibi. Anuş'u çok beğenmedim. Belki de Pigmalion'a başka bir şeyler katmalıydı. Bir kat daha çıkmalıydı üstüne. Olduğu gibi alıp yapıştırmamalıydı. Pinokyoda da mesela Pigmalion'a bir gönderme var bence. Andırıyor en azından.

Kalıplar. Satranç. Yazmak. Ustalaşmak. Nasıl yapsam?



Son olarak bir tarifle bitireyim. Nihayet aklım başıma geldi, tavuğu bir kerede pişirdim bu sefer, sonradan ısıtıp ısıtıp yedim. Lezzetinden hiçbir şey kaybetmedi. Hem de mutfak dağılmadı, hem de zahmetsiz hazır yemek. Yanındaki garnitürü istediğin gibi değiştir: pilav, makarna, sebze. Çok büyük kolaylık oldu. Önceden ne kafasızmışım, her gün yiyeceğim kadarını pişiriyordum.

Sebzeli soslu tavuk (4 porsiyon):

Malzemeler:

4-5 parça ızgaralık tavuk but ince ince doğranmış (kasaptan böyle isteniyor, benimkinden rica ettiğimde jülyen doğruyor)
Yarım soğan
Bir büyük kırmızı kapya biber
Bir patlıcan

(patlıcan yerine herhangi bir sebze olabilir, havuç, kabak)

Bir yemek kaşığı biber salçası (isteğe bağlı olarak acı da olabilir)
Bir yemek kaşığı hardal.

Hazırlanışı:

Soğan yarım ay, patlıcan küp ve biber kısa şeritler şeklinde doğranır ve az yağ dökülmüş tavaya konur. Sık sık karışıtırılır. Soğanlar yumuşayınca tavuklar eklenir. Sık karıştırılır. Tavukların rengi döndükten sonra salça ve hardal eklenir, iyice karıştırıldıktan ve bir iki dakika daha pişirdikten sonra yemek hazır.

Sunum olarak, pilavın üstüne kaşık kaşık konabilir, çok iştah açıcı durur.


Pazar, Ekim 01, 2017

Ekim başlasın!

Dışarıda nefis bir sonbahar havası var: serin ve ince yağmurlu. Sanki hiçbir sene sonbaharı bu kadar özlemle beklememiştik. Sanki kimseye karamsarlık vermeyen bir mevsim oldu bu, aksine ferahlıkla bağdaştırdığımız bir mevsim.

Az önce tütsümü yaktım. Salon lambam da yanıyor. Bir de hafif bir caz koydum. Bütün ev işlerini bitirdim gibi bir şey. Artık bugün bütün gün benim. Belki seramik satranç takımını bitiririm. Hatta bitirmeliyim. Zaten dört tane at kaldı. Belki bir de piyon. Piyondan emin değilim. Seramik hamurunu bana veren kadın beni unutmuştur. Kurban bayramından hemen sonraki hafta bekliyordu beni. Ve hiç ses etmedim. Bilmiyordum ki ne zaman biteceğini. Görev gibi olsun istemedim ama oldu işte biraz. Seramik hamuruyla ilişkim biraz böyle: bazen elime aldığımda yedi-yirmi dört bundan başka hiçbir şey yapmam gibi geliyor, yarım saat sonra ise bitse de kurtulsam havasındayım. Özellikle çamur elimin sıcaklığından kuruyup çatlak çatlak olmaya başladığında.

Dün gece ne oldu...Saat on filan. Whatsapp'ıma bir mesaj bildirimi. Allahallah. Kardeşim mi acaba annemler bugün yanına gelecekti, herhalde bir şey söyleyecek. Hemen açtım. O değilmiş. K.'miş. "Ne demek istediğinizi anladım." diye bir mesaj. Ne demek istemiştim acaba. En son ne zaman görüşmüştük ki, üç hafta olmuştur. Ondan beri ne bir telefon ne bir mesaj. Herhalde başka kişiye gönderiyor, bana göndermiş yanlışlıkla diye düşündüm. Yok. Banaymış. "Şu an mı anladınız?" dedim meselenin ne olduğu anlaşılınca. "Evet birden aydınlandım" diye yazdı. Yüzüme koca bir tebessüm yayıldı. Evreka. Bayılırım her türlüsüne.

Aslında bugün tam kapanıp yazma havası. Keşke yemek masasının üstü bu kadar dağınık olmasa. Seramik çamurları, çoğu bitmiş satranç takımı, mandala için suluboyalar, yarısı boyanmış bir mandala, başka boyalar, kalemler, fısfıs, pet şişe, adadan topladığım taşlar, ökaliptüs şekerleri, gözlük kabı, kalemtraş, eski öyküden kalma notlar. Nietzche'nin sözü gibi: bir kuyruklu yıldız yaratmak için gerekli kaos misali bir "sanatçı masası". Ahah. Böyle bakınca ne şık oldu birden o masa. Edebiyatın gücü işte.

Cesaretimi toplayıp, hayatımın eksiklerine bakınca, bana iki şeyin lazım olduğunu görüyorum: biri bir kariyer. Fakat yazarlık kariyeri değil kastettiğim, her ne kadar yazıyı bu saatten sonra bırakamayacağımı biliyor olsam da. Evet bu saatten sonra başlayacağım kariyerime. Çünkü geçmişi değiştiremiyorum. Satranç kariyeri de değil istediğim. Bundan da eminim. Her ne kadar büyük usta olmak istesem de, ve o derecede işler profesyonelleşse de. Şu an net değil ne olacağı bu kariyerin. Hem de hiç. Olsa güzel olurdu. Ama olunca da güzel olacak. Çünkü çalışkanlığa çok inanıyorum. Çalışırsan (akıllıca ;) ) her şeyi başarırsın. Bu konuda terapistimden yardım almayı düşünüyorum. Mutlaka beni aydınlatacak zekice görüşleri vardır.

İkincisi aşk/sevgi. İşte bu birinciye benzemiyor hiç. Hadi deyip kolları sıvayınca olmuyor. Belki hiç olmayacak. Ama olsa güzel olurdu. Bak dün şu şarkıyı keşfettim. Bin kere filan dinledim. Öyle güzel ki...Neden bana aşk şarkısı yazan çıkmaz?

Hadi bakalım, o mu bu mu şu mu derken, bu kadar güzel bir günü ıskalamayalım gene.



Cuma, Eylül 29, 2017

Yeni bir mevsim.

Saat benim için sabahın bir körü. Dışarısı çok bulutlu. Yağmıyor ama belli ki gün içinde yağacak. Sırtıma bir hırka ayağıma da çorap geçirdim. Bir de sandal ağacı tütsümü yaktım. Küçük ışıklar yanıyor salonda. Tam sonbahar. Üstelik nefis bir kitabım var. Dün gece okumaya başladım. Sylvain Tesson: dans les forêts de Sibérie. (Sibirya ormanlarında). Tam benlik. Altı ay Sibirya ormanlarında bir kulübede tek başına yaşamış bir maceraperestin nefis bir anlatımla kaleme aldığı bir kitap. Tam da alternatif hayat diye kendimi paralarken. Tam da buralardan gitmek istiyorken.

Dün gece papatya, melis, kakule, karanfil ve rezeneden bir bitki çayı hazırladım kendime. Böylece kesintisiz yedi buçuk saat uyuyabildim. Bu sabah enerjim daha yüksek. Birazdan kalan ev işlerini halledeceğim fırsat bu fırsat. Dün yerleri süpürdüm ve sildim. Büyük işti. Bir de bulaşık makinesini doldurup çalıştırıp boşaltmıştım. Ve tezgahlardan birini sıfırlamıştım. İnsanın enerjisi çok kapitalist bir sistemde çalışıyor. Enerjin varken işin daha da kolayını buluyorsun. Mesela o tuzluk doldurma işi. Eski tuzluğumun ağzı genişti, huni ile dolduruyordum rahatça. Fakat o kırıldı ve yeni tuzluğun ağzına huni sığmıyor. Geçen sefer alüminyum folyoyla zorlama bir huni denemesine girişmiştim ama zahmetli ve işlevsiz olmuştu. Bu sabah ne yaptım? Bir kase aldım, içine tuzluğu koydum ve tuzu boca ettim dolana kadar. Kenarlardan taşanlar kaseye döküldü, oradan kaseye dökülenleri de tuzun bulunduğu geniş ağızlı kavanoza bir saniyede aktardım. Bitti gitti. Toplam otuz saniyede zahmetsiz tuzluk doldurdum.

Bu sabah bir aydınlanma ile uyandım. "İnsanlar benim olmalarını istediğim gibi olmak zorunda değil." Günaydın. Sözün her anlamıyla. "İnsanlar kendi olmak istedikleri gibi". Bırak olsunlar. Ne zorluyorsun? Zorlamakla nereye varacağını umuyorsun? Ne boş işlerle uğraşıyorsun, farkında mısın? Sana V. 'den bahsetmedim değil mi. Bahsetmedim. Bollywood film yapımcısı. Hintli. Çok alakasız bir yerden tanışıp yazışmaya başladık. Sık sık Istanbul'a geliyormuş ve Bodrum'da ve galiba Istanbul'da filan yakında bir film çekecek. Bana çok ilgili bir mail attı, tanışma maili. Ben de ayrıntılı yazdım. Profesyonel bir yazışma değil. Kişisel. Flört düzeyinde de değil. Belki de yanılıyorum. Belki de fazla iyi niyetliyim. Neyse. Ben ayrıntılı yazdıktan sonra bundan bir süre cevap gelmedi. Ben de üstüne düşmedim. Dedim herhalde umduğu her ne idiyse, bulamadı. Ya da her neyse. Sonra İnstagram'ımdan takip isteği atmış geçen gün. Ben de buna mailimi aldın mı, aldınsa neden yanıtlamadın dedim. (Hayır yanıtlama istemiyorsan da o zaman İnstagram'ımı niye takip ediyorsun?) Aldım fakat seyahatteydim dedi. Ertesi gün de bir cevap atmış ilk attığım mailime. Gülsem mi ağlasam mı. Cümle cümle cevaplamış, fakat şöyle: bende bir paragraf yazının altına verdiği cevap: OK. Bende bir paragraf daha var, cevap: gene tek kelimelik. Kendisinden de hiç bahsetmemiş. Böyle abuk subuk bir yazışma. Sinirlendim tabii ilk önce. Sonra da işte bu sabah böyle düşündüm. Ben adamı dost canlısı, renkli, konuşkan bir insan sandım. Belki angutun teki? Belki iletişim özürlü? Bırak olsun. Pas geçersin biter gider. Yok. İlla oldurucam bazı şeyleri. Çok sakat bir huy. Çok. Ve çok gereksiz.

Şimdi kafamı kurcalayan başka bir konu var. Enerjim de geri geldi sayılır ya. İki saate bütün ev işlerini havada karada bitiririm. Zaten en büyük kalem işi dün hallettim. Şimdi. Diyelim, bütün haftanın ev işlerini bitirdim. Diyelim. Yemekleri filan da bir şekilde hallettim. Sonra? Ya işte bu büyük bir soru benim için. Ev işleri günümü o kadar kaplıyor ki. Hele yapamadıkça. Önüme yığılıyor dağ gibi. Gidince boşlukta kalıyorum.

Evin içinde çok fazla vakit geçiriyorum. Bu sene Çanakkale dışında bir yere de gitmedim. En fazla adaya gittim denize girdim ki o bile ne kadar iyi gelmişti. Gezesim var. Ama onun dışında, esaslı bir iş yapasım var. Yazmak çizmek bir yere kadar. Ben bir işe yaramak istiyorum. Bir sorun çözmek. Zekamı, donanımımı bir işe koşmak. Mesela Elif'ten öğrendim: insanlar başka bir okul mümkün derneğini kurmuşlar. Elif'in dediğine göre bu sene Bodrum'daki kapanmış. Fakat denemişler. Koltuklarına kurulup hayal kurmakla ya da dövünmekle kalmamışlar. Uğraşmışlar.

Sanırım bugün bol bol hayal kuracağım, listeler çıkartacağım, araştıracağım, ölçüp biçeceğim.



Salı, Eylül 26, 2017

Alternatif.

Mesela bugün. Biraz daha iyiyim. En azından kanım çekilmiş gibi, koltukla tek vücut olmuş halde yaşamadım günümü. İçimde hevesler var. Ama benim o bildiğin heveslerimden. İki gün sonra yerini yeni heveslere bırakan, ayşeyi görünce fatmayı unutan heveslerden. Ya da öyle olmasından çok korkuyorum. Ve bu huyumdan çok sıkıldım. Ayrıca Acemi Öykücü projemi çok ihmal ettim. Ona da canım çok sıkılıyor. Bu istikrarsızlık beni yiyip bitiriyor. Belki en büyük dertlerimden biri. En büyük kusurum.

Pazartesi günü blog okunması son zamanların en yüksek rakamlarını gördü. Teşekkür ederim sevgili okurum. Dünyanın dört tarafına yayılmışsın ve bu beni her zaman çok heyecanlandırıyor.

Şu sıralar, sanırım en büyük meraklarımı "alternatif" sözcüğünden bir çatı yapıp altına toplayabiliriz. Her şeyin alternatifi çekiyor ilgimi. İstanbul'da yaşamaya alternatif. Tatile alternatif tatil: işte otel yerine bedel karşılığı kaldığın çiftlikler, ya da karavan kiralamak, onunla gezmek. Ayşe'nin o postundan sonra alternatif eğitim sistemi.

Biz pedagoji okumadık, yani eğitim bilimi. Çocuk gelişimi filan okuduk ama o aynı şey değil. Bir de uzun yıllar özel ders verdim, burada pek bahsetmiyorum artık. Dersin içeriğini de yöntemini de kendim belirliyordum ve işin en hoşuma giden kısmı da buydu, çünkü bir kavramı öğretirken kendimin ve çocuğun bütün yaratıcılığını kullanma imkânım oluyordu. Tabii ki çok vaktimi ve emeğimi alıyordu, araştırıp, malzemeleri temin etmek. Ama çok keyifliydi. Mesela, çocuğa "bu bundan büyük, bu bundan küçük, bu aynı" demenin fransızcasını öğretebilmek için (yuvaya giden çocuk), çilingire uğrayıp ellerindeki kalmış anahtarları istemiştim. Yaklaşık yirmi otuz tane anahtar. Sonra bir yerden bir çıta edinmiş, elimdeki ilkel bir testereyle çıtaya eşit aralıklarla çentikler açmıştım, biraz da iplik götürmüştüm yanımda. Derse elimde bu torbayla gitmiştim. Zaten elinde malzemelerle gidince çocukların ilgisi bir anda tavan yapıyor. Anahtarları masaya yaymıştık. En sonunda sana küçük bir süprizim olacak demiştim. Tek tek karşılaştırıp, en büyük olanı bir sola kaydırıyorduk, böyle yapa yapa hem her seferinde sıkılmadan "bu bundan büyük" (ya da küçük) cümlesini tekrar ettirmiş oluyordum, hem de en sonunda anahtarlar boy sırasına dizilmiş oluyordu. Boy sırasına dizilmiş anahtarların sırasını bozmadan, deliklerinden ipi geçirerek çıtanın çentiklerine asmıştık. En son, çıtayı iki ucundan tutmuştum, öğrencime parmağıyla bütün anahtarlara bir uçtan başlayıp parmağıyla ters tarafa hareket ettirmesini söylediğimde çıkan o güzelim uyumlu sese adeta vurulmuştu. (Şu aşağıdaki aletin anahtarlısı.) Sonradan bütün gün elinde o aletle dolaşmış, daha da sonrasında annesinden gerçek bir müzik aleti almasını istemişti.


Buraya nereden geldim. Ayşe'nin postundan. Aklım orada kaldı. Alternatif bir eğitim sistemi diyordum. Montessori kitaplarına ve Finlandiya eğitim sistemi hakkında kitaplara baktım Amazon'dan. Henüz satın almadım ama aklımı çeliyor. Gece, Ayşe'nin postunun altına çok güzel öneriler sunmuş yorum kısmında. Çocuğa evde alternatif bir eğitim vermek, ufkunu genişletmek için.

Bence okullarda öğretilen bilgiler çok şuursuzca seçilmiş. Mesela biz altıncı sınıfta deniz kestanesinin üreme şekli üstüne ders gördük. Orta bir. Onbir yaşında. Biyoloji dersi. Hangimiz merak ediyordu acaba? Çok mu lazımdı o yaşta o bilgi? O yaşta kaç tane deniz kestanesi görmüştüm ki? Bugüne bugün kaç tane gördüm acaba ve üreme biçimlerinin benim hayatıma etkisi ne?

Baştan tasarlansa, eğitim müfredatının içine neler konmalı, günümüz dünyasında gerçekten faydalı konular neler: ben olsam cv hazırlamayı, değişik iş arama tekniklerini, proje yönetmeyi, kişisel finans, diyet ve yiyeceklerin besin değeri, çevre koruma gibi pratik konuları lise belki orta okul müfredatına eklerdim. Meditasyon tekniğini öğreten bir ilkokul bile görmüştüm bir belgeselde. Denge derdim çocuklara: akademik başarı ile sosyal hayat arasındaki denge, çalışmak ve eğlenmek arasındaki denge. Yeni okul sistemini bu denge üzerine kurardım en önemlisi. Bir de rekabet yerine işbirliğini öğretmeye çalışırdım, işbirliği ve birbirini tamamlayıcı beceriler üzerine kurulan proje ödevleri verirdim. Ve saygı: başka inanışlara, başka kültürlere, yaşam biçimlerine saygı, başkalarının hem artılarına hem eksilerine saygı. Bir de proje bazlı eğitim konusu var bana çok ilginç gelen. Tüm bu bilgileri derleyen bir kitap üstüne çalışırdım, bu kadar istikrarsız bir insan olmasam.

Sen olsan eğitim müfredatına hangi dersleri eklerdin? Sence ideal eğitim sistemi nasıl olurdu?

Pazar, Eylül 24, 2017

Kişisel ayrıntılar...

Dün mesela. Blogumdan da muhabbetimden de nefret ediyordum. Gereksiz kişisel ayrıntı doluydu, çöptü. Gene yazsam gene kimseyi ilgilendirmeyen kişisel ayrıntılarımı dökecektim. Hatta nasılsa kimseyi ilgilendirmeyecek diye analog günlüğüme yazacaktım çünkü bir yandan da doluydum. Yazasım, anlatasım vardı. Sonra gündem benim şaşkın bakışlarım ve "inanmıyorum" nidalarım arasında birdenbire değişti. Üç aydır süregelen PMS ve ben artık ya menopoza girdim, ya da kanser oldum diye kendi kendime yaptığım kuruntularım bitiverdi. Nasıl oldu? Hiç kolay olmadı. Bol teskin edici ilaç aldım. Belki onların da etkisi vardır. Prospektüste adet öncesi sıkıntısını gerginliğini giderir yazıyordu. Fakat bence asıl tetiği çeken canım Adrienne'imin PMS ve adet krampları için hazırladığı yoga videosu oldu. En büyük eczacı gene bizim kendi bünyemiz. Hala hayretlerdeyim. Hareketler o kadar basit ki. Yastıkları bacağının üstüne yığıyor, sonra da üstüne uzanıp derin nefesler alıyorsun mesela. Ya da bir battaniyeyi katlayıp, omurgana denk getirip üstüne uzanıyorsun. Her seferinde, bir işe yaramasa da en azından bir zararı yok diye yapıyorum, ve her seferinde işe yarıyor. Yogayı bitirdikten tam bir buçuk saat sonra, üç aydır ortalıklardan kaybolan hormonal dengem yeni bir döngüye girmişti. Vatana, millete hayırlı olsun. Tesadüf mü bu şimdi?

Böylece enerji sıkıntılarım da son bulacak diye umuyorum. Gerçi son yazıdan sonra gene ufak ufak normale dönüyordu. Bir sabah erken kalkıp, otuz tane iş görmüştüm öğlene kadar. Bankalar, tencereciler, kasap ve saire. Ama mesele hormonaldi ve buna çok canım sıkılıyordu.

Onun dışında sayılarla aram iyi. Mesela ışık hızında yükselen kilom, ışık hızında düşmeye başladı. Umarım devam edecek. Sonra, yakın zamanda problem puanımda rekor kırdım: 1500'ü aştım. Oyun puanım hala geride fakat çok maç yapmıyorum o yüzden. Maçların puanını düzeltmek daha zor, enerjisizken maç yapmayayım demiştim. Satranç oyunum gelişti yine de. Hissedebiliyorum. Artık farklı bir yerdeyim. Mesela 1600'lük, 1700'lük problemleri çözmem istisna değil, hatta birini yarı zamanda bile çözdüm. Üstelik CAPs diye bir sistem var. Tam kitaba göre oynadığım bir açılıştan sonra kolayca aldığım bir maçın değerlendirmesi, 2300 ratingli bir oyuncu gibi oynadığım yönündeydi. Tabii ki gerçek seviyem o kadar değil (öyle olsa Türkiye birincisi filan olmam gerek) ama yine de çok başarılı bir maç çıkarmışım demek o sefer. Bu hafta sonu yeğenimin turnuvası var. Hocası ona kesin madalya alırsın demiş. Ki turnuvada milli takım oyuncuları da olacakmış. Bir sevindim. Sanki madalyayı ben alıyorum. Bir ara Istanbul'a gelecekler, ona o "pattern" şeysini göstermem gerek. Kesinlikle oyununu çok ilerletecek. Ve söylemedim. O "pattern" şeysini ben Susan Polgar'ın bir belgeselini izledikten sonra problemlerde aramaya ve aklımda tutmaya çalışmıştım. Geçenlerde tam olarak benim yaptığımı anlatan, ve tavsiye eden bir büyükustanın videosunu izledim (chess.com da olduğundan link veremiyorum). Demek doğru yapıyorum diye sevindim. Diyor ki özetle, her taktiği akıl edemezsin, bazılarını öğrenmen gerek. Bu o kadar önemli bir bilgi ki. Ben hepsini akıl etmem gerek, etmezsem bir işe yaramam diye düşünüyordum başlarda. Oysa artık başaramadığımda tepkilerim bile çok daha yumuşak. Hmm, "bunu akıl edemedim bak", "hmm bu aklımın köşesinden bile geçmedi, ilginçmiş", "hmm bunu hiç bilmiyordum, öğrenelim bari", "hmm bunu neredeyse başarmışım". Eski hırsım öfkem hiç kalmadı. Ve taktik çöze çöze ağbimin bana bir zamanlar sorup, cevaplayamadığım problemleri, ya da pozisyonlar hakkında yaptığı ileri yorumları nasıl akıl ettiğini anlamaya başladım. Anlamaya başladıysam, yaklaşıyorum demektir. Oysa eskiden kopup gidiyordum oyundan, bana o kadar uzak bir hesap gibi geliyordu ki. Kolunu uzatıp aya dokunmak kadar ihtimal dışı. Dahi filan olmak gerekmiyormuş. Çalışmak gerekiyormuş. Görmüş olmak gerekiyormuş. Ama o da benim seviyemin çok üstünde sormuş hep.
Artık bir rahatlık var tahtayı değerlendirirken. Ama 115 saate yakın problem çözmüşüm toplamda, 8000 küsur.

Başka da bir şey yok şimdilik hayatımda. Pek heyecanlı değil. Ama şikayetçi değilim. Tersine. Şükürler olsun. O hafif kanamalar kanser habercisi değilmiş. Ve şükürler olsun henüz menopoza girmedim. Şükürler olsun, kilom azalmaya başladı. Şükürler olsun satranç yerinde saymıyor.



Pazartesi, Eylül 18, 2017

Enerji, umut ve sanat.

Çok dövünüyormuşum. Bugün anladım. Yeni bir düşünce geliştirdim: "enerjim olsa çok şey yaparım". Ama enerjim az. O yüzden her istediğimi yapamıyorum ve artık bunun için dövünmekten vazgeçince çok rahatladım (o da bir enerji zaten). Yine de malak gibi devrilip yattığım günlere kıyasla bir tık daha enerjiğim. Geri geliyor yavaş yavaş gücüm. Ayrıca ışık hızında artan kilom da sabitlendi. Düşüşe geçmesini bekliyorum.

Enerjim olsa bu ev parlar. Yapabilirim bunu. Hem de normal insanlar gibi yarım günde. Ama en azından geçen gün yaptığım alışverişin torbalarını yerden topladım. Sorun bende değil. Enerji kıtlığında. Bence düzelecek. Umutluyum. Hem enerjik hem de zayıf olduğumu hayal ediyorum da. Of annem. Zapzayıf ama. Eskisi gibi. Fıstık vücutlu zamanlarım gibi. Ondan da umutluyum. Çünkü dün akşam her zamankinden daha az pilav ve tavuk yedim de o kadar tok tuttu ki, üstüne bir tek tanecik kurabiyeyi kendimi zorlayarak yedim. Boğazımdan geçmiyordu. Eski zamanlar gibi. Kahveye bile yerim yoktu. Ki ben çok uzun zamandır yemeğin üstüne tatlı yemezsem yemek yemiş gibi hissetmiyordum. Bir tanecik kurabiye boğazımdan geçmedi uzun süre. Sonra zorladım kendimi, gereksizdi ama yaptım. O da geçici, bundan sonra zorlamam. Keyif yapayım dedim. Eskiden kalma alışkanlık. Vazgeçebilirim. Geçeceğim de. Sadece kiloların daha hızlı inişe geçmesini beklerdim. Ama işte hareketsizlikten herhalde.

Öykü Gazetesine ben bir mail atmıştım. Öykümü göndermeden önce adres doğru mu, tercih ettikleri bir format var mı, bu tarz teknik konuları bilmek için. Bir hafta cevap gelmeyince de "rasgele" deyip olduğu gibi yollamıştım öykümü. Ya tutarsa hesabı. Sonra geçenlerde artık bunları unutmuşken bir mail geldi. Evet adres doğru, şu bu, bir ay içinde olumlu ya da olumsuz döneriz diye. Oyyy. Ne sevindim. En azından olumsuzsa da söylüyorlar. Kala kala iki haftadan az kaldı, yolladığım tarihe baktım. Çok heyecanlıyım. Ya, "tamam yayınlıyoruz" derlerse? Herhalde ortalığı birbirine katarım. Hayali bile güzel. Çok beklentim olmasa da.

Aynı şekilde istediğim gibi çalışabilsem, üretimim de çok farklı olurdu. Çok daha güzel, incelikli ve derin öyküler yazabilirdim. Ama bunun için bir donanım gerek. Bunun için de okumak ve çalışmak. Başka konulardan beslenmek. Belki başka dallardan. Mesela biyoloji. Biyolojik-gerilim türünde bir öykü yazabilirim örneğin. Biyoloji bilgim buna izin verir. Bu güzel bir örnek olmadı, çünkü bilmediğim bir dal söylemek istiyordum. Neyse konu anlaşıldı zaten. Tam kapasitemde olmayı çok istiyorum blog. Hep bu layık olduğum yerde değilim ve gerekeni hala da yapmıyorum hissi. Aslında aklımın gerisinde sabahtan beri bir yazı var. Bu sabah okudum ve çok etkilendim. Bence başlı başına bir kişisel gelişim makalesi, içinde her şey var. Fazıl Say instagramında paylaşmış, kendi hayatından:

"İPEKYOLU'NDAN ÇINAR DALINA 1
24 yaşımdaydım, Mart 1994. Berlin'de yapayalnız yaşıyordum, bir yarışmaya hazırlanmış fakat katılmamıştım, büyük bir bunalım yaşıyordum, hiç bir istediğim olmuyordu, bir kariyerim, düzenli konserlerim yoktu, umutsuzdum, mutsuzdum, 
piyano çalmanın değerini yitirmek üzereydim. 
Kendimi suçluyordum. Kendimi hiç bir şey bilmemekle suçluyordum. Müziği de bilmiyordum. 
Şiiri de.
Öğrenmeye karar verdim Ama piyano başında değil. Bir kütüphanede. Berlin'de dünyanın en büyük kütüphanelerinden biri vardı. Akademide ders verdiğim haftada 8 saat dışında Her gün 10 saat kütüphaneye müziği, edebiyatı sanatı ve tarihi okumaya öğrenmeye karsr verdim. "İlk müzikleri" dinleyerek araştırarak başladım. Etnik dünya müziklerini. Ritm nedir? Melodi nedir? Sesler ne anlatır? Binlerce kayıt vardı. Dinliyotdum. Yaşadığımız dönem ile ilişkisini kuruyordum. Ses frekanslarının ruhumuza etkisini de araştırdım.
Çin, Hint, Mezopotamya ve Anadolu kültürlerinin ilk müziklerini öğrenirken o derece etkilenmiştim ki, Nisan 94'de tüm bu bildiklerimi derleyip İpek Yolu konçertosunu bestelemeye bsşladım. 
Dünya gezegeninin frekans tonu pes do diyez, hint tablaları, sitar, tibet müziği, gong, ortadoğu kavalı, dramı, anadolu sazı, yağmur sesleri, deyiş, doğa, anlatım. 
16 dakikalık bir konçertoya bütün hissettiklerimi koymuştum. 
Kriz de bitmişti, çok da iyi çalıyordum, çünkü "çalmayı" düşünmüyordum çalarken, "donanım" beni başka bir paralele getiriyordu. 
İki yıl sonra eseri ilk kez Amerika'da çalmış ve kayıdını almıştım. 
Dünyada en çok güvendiğim,19-20 yaşlarımda masterclass'larına katıldığım büyük usta Ligeti'nin yanına gittim, kayıdı ve partisyonu alıp ona dinlettim, "son yıllarda dinlediğim en şiirsel eserlerden biri bu, bir çizgi çekmişsin, özgün bir yol bulmuşsun, sen buradan devam edersen olur, aferin sana" dedi Ligeti. 
İpek Yolu dünyada en çok seslendirilen eserlerden biridi o gün bugündür. 300'den fazla konserde, bugüne değin 3 ayrı kayıdı ile.
Oda orkestrası ve piyano için olduğu için, bir Mozart konçerto çalıp yanına "İpek Yolu"nu koyarım programa şef ile ya da şefsiz.
İpek yolu'nu 1994 Nisan'ında , İlk şarkılar'ı 94 Mayıs'ında bestelemiştim.
"

İpek yolu konçertosunun bütün halini şu an spotify'dan zor bulabildim. Sabah biraz Mezopotamya senfonisini dinledim. Bir kısmını ve başını. Aslında İpek Yolu'nu dinlerdim. Ama İnstagram yorumlarında birisi, "bir Urfa'lı olarak gurbetteyken Mezopotamya Senfonisini çok dinledim" yazmış, bu cümleyi okuyup zırıl zırıl ağlamaya başladım sabahın bir köründe. Sonra da bulabildiğim kaydı pür dikkat dinleyip anlamaya çalıştım. Ben gurbetteyken Istanbul Senfonisi olsa onu dinleyip onunla avunmaya çalışır mıydım diye düşündüm. Ya besteci olsam? İstanbul'u müzikle nasıl anlatırdım? Bence Istanbul'dan senfoni olmaz, olsa olsa kakofoni olur. Ukalalıktan değil be okurum, sen de biliyorsun, bıktım gürültüsünden, gerçekten sıtkım sıyrıldı. Başını dinledim onun da biraz. Deniz sesi koymuş besteci. Böyle değişik bir aletle, hani yağmur sesi çıkaran insan boyunda nefis çubuklar var ya, onun daha farklı bir biçimiyle. Hoşuma gitti o bak. İstanbul deniz de demek büyük oranda. Şu an fonda çalıyor. Deniz kısmını bu kayıtta duyamadım sanki. 

Biliyor musun, Mezopotamya'yı dinlerken, ilk başta çok güzeldi, bana deve sırtında giden bir insanı çağrıştırıyordu, onu da deve sırtında gittiğimden değil, çocukken okuduğum, deve sırtına binen birini anlatan bir hikayeden bildiğimle. Sonra birden müzik "bozuldu", çirkin bir şey çalmaya başladı, hiç sevmedim, rahatsız bile oldum, ne yapmış Fazıl Say burada, bu ne biçim beste, ne biçim(siz) müzik diyecektim ki, anlamak için kendimi bir tık daha zorladım, çirkin-rahatsız edici-sevilesi değil ve zorlayıcı, yoksa dedim, yoksa savaşı mı anlatıyor burada? Sonra bu bestesiyle ilgili bir belgesel buldum ve nitekim savaşı anlatıyormuş..."Savaş anlamsızdır" diyor mesela belgeselin bir yerinde, kameraya bakıp. İşte buydu benim de duyduğum, tam olarak. Gene ağlamaya başladım. Hem savaşın anlamsızlığına, hem "anlamsızlığı" müzikle anlatan bir insanı "anlayabilen" diğer insanla arasındaki iletişime.

Şimdi kendime bir salata hazırlayacağım, yanında ayran, sonra da çok enerjim olsaydı neyi nasıl yapardım, onu yazacağım bir yere. Gücüm geri geldiğinde lazım olur. "Eee şimdi ne yapıyorum" diye ortada kalmak, gafil avlanmak istemiyorum. Ama çalışacağım diye hayatı ıskalamak da. Denge. Her zamanki gibi.



Pazar, Eylül 17, 2017

Erken başlamış koca bir Cumartesi günü.

Kardeşim temelli Bodrum'a taşındı. Aramız çok iyi değil o yüzden dün akşama kadar arayıp sormamıştım. Dün aradım. Anlattı. Tabii huylu huyundan vazgeçer mi. Bire bin katıp öyle bir anlattı ki, şerefsiz, sabah olmasını beklemeden tası tarağı toplayıp gitmek istedim. Ama o hep böyle. Onun sevmediğim taraflarından biri de bu. Güzel değilse bile, çok eğleniyordur, şahane bir yerdir, yeryüzünde eşi benzeri görülmemiştir. Böyle konuşur. Hiç bir zaman, ben eşeklik ettim, çok mutsuzum, köpek gibi pişmanım demez. O yüzden bile bile lades.

Aslında en güzel kısmı çocukların okulları. Küçük olan bu sene ilk defa okula başlayacaktı. Yani yuvaya. İlk günün akşamı, çocuğu almaya geldiğinde, çocuk kardeşimi görünce ağlamış. Kardeşim de "vah yavrum, bütün gün fazla geldi, çok özledi beni" triplerine girmiş. Sonradan, çocuğun eve gelmek istemediği için ağladığı ortaya çıkmış ahahahahha. Zor aldık okuldan dedi. Yalnız öyle okulu ben de bırakmak istemeyebilirim. Etrafta tavuklar filan geziyor, topraktan soğan patates çıkarıyorlar, bahçede çamurla oynuyorlar. Bir de video gönderdi. Tiyatro yaptırıyorlar parmak kadar çocuğa. Öyle de güzel yaptırıyorlar ki. Bizimki de çok mutlu. Ne söylüyorlarsa yapıyor, sanki hep bunu beklemiş gibi. Büyük de kodlama öğrenecek bu sene. Bir de basket sahasına tav olmuş.

Annemi bırakıp hiçbir yere gidemem. Üç sene önce durum farklıydı, Datça'da yaşamak istiyordum, kardeşim henüz bir yere gitmemişti. Sonra gidemedim. Galiba tam gidesim de yoktu. Ama şimdi, buranın gürültüsünden çok bunaldım. Sadece gürültüsünden değil. Galiba birçok şeyinden. Fakat diyelim annemi kardeşim ikna etti, o da indi Güney'e. Olmaz ama, diyelim oldu. Belki ben de denerdim yeniden. Bilmiyorum. Tanıdık kimse olmadıktan sonra yeni bir yere yerleşmek zor. Beni en çok düşündüren kısmı bu. Onların olduğu yere gitmezdim de alternatif bir yer aramaya başlardım sanırım. Belki de oralarda kafa dengi birilerini bulurdum. O da bir ihtimal. O en güzeli olurdu elbet.

Bu sabah çok erken uyandım. Daha hava yeni aydınlanıyordu. Uykumu almıştım. Çoktandır olmuyordu: erkenden ve uykumu almış uyanmak. Sanırım bir gün önce deniz ve güneş havası çarptı ve gene gece erkenden sızdım. O saatte kendinden uyanabilmek müthiş bir duygu. Sonra saat öğlen 11 gibi enerjim tükendi ve saat ikiye kadar yatıp uyudum. Şimdi gene geçen günkü gibi dermansızım, uykum yok ama dermansızım. Yapmam gereken ufak tefek işler var ve hiç yapasım yok. Kendimi çok zorlamıyorum. Geçeceğini düşünüyorum. Böyle olduğumda bir tane tencereyi bile çalkalayıp bulaşık makinesine kaldıramıyorum. Oysa dün ne çok yol yürüdüm hem de güneşin altında. Bir kere evden metroya yürüdüm. Sonra Karaköy Tünel'den Eminönü adalar iskelesine kadar yürüdüm. Sonra adada, adanın iskelesinden adanın arkasına kadar yürüdüm. Sonra denizde o kadar yüzdükten sonra bir de o yolu gerisin geri yürüdüm, arkadan öne. Sonra akşam otobüs durağından eve kadar yürüdüm ki nereden baksan bir buçuk iki kilometre yol. Fakat şu anda dışarı çıkıp markete gitmeye mecalim yok. Ne de tırnaklarımı kesmeye. Ne de oraya buraya saçılmış kıyafetleri filan toplamaya.

Oysa pasta yapasım var. Mesela ekler. Ya da işte meyveli bir pasta. Pastanede beğenmeyip almadığım ortası kremalı pastalardan. Kremasını kendim o geçen günkü yoğurtlu kremalı pudra şekerli karışımdan yapacağım. Oysa şişmanladım. Pasta benim neyime. Sanırsın ev yapımı pasta şişmanlatmaz diye bir kural var, onu bellemişim. Bir de ortalık iyice dağılacak. Ve pasta da çok bir şeye benzemeyecek.

Sonuç olarak gün çok da bir şey yapmadan geçti gitti. Dışarı çıkıp bira ve mısır cipsi aldım. Bir de makarna, pirinç ve ayçiçek yağı. Eve geldim, bira ve cipsle Cameraperson diye bir belgesel izledim. Hikmet bey mektuplarında önermişti. Hikmet bey'in mektuplarını merak ediyorsan senin (elektronik) posta kutuna da gelebilir. Zaman zaman o sıralarda gündemindeki konuları yazıyor. Bazen film, kitap ve müzik de öneriyor. Cameraperson belgesel çeken bir kadının sanki elinde kalmış kırpıntılardan oluşmuş. Zaman zaman kendi ailesini de çekmiş. İlk başta art arda kırpıntı diye izlerken, sonra birbiriyle ilişkisi ortaya çıkıyor. Ben Hikmet bey gibi mutlaka izleyin demem. Çünkü bana bilmediğim bir şey anlatmadı. Sadece kendimle ilgili bir şey ayan beyan netleşti. Yani biliyordum ama bu kadar net olarak değil. Mesela Yugoslavya'daki savaşı televizyondan iki gözüm iki çeşme izlemiştim. Fakat bugün sorsalar Boşnaklar müslüman mı, Sırplar hristiyan mı bilemem. Bu belgeselden anladığım Boşnaklar müslüman ve Sırpların zulmüne uğramış. Ama yanlış anlamış da olabilirim. Hala bilmek istemiyorum. Bir keresinde bloggerlardan birisi, haber izlemezsen aptal olursun gibi bir düşünce belirtmişti. Belki doğru. İzlemiyorum ve aptallaşıyorum, ama izlersem kanser oluyorum, verem oluyorum. Doksanlı yıllarda haberleri izliyordum ve iki saat kendime gelemiyordum. Darfur'u da bilmiyormuşum. Yani medyada konuşuldu bir olaylar olduğu filan. Fakat kim kime ne yaptı bilmiyorum. Bilmek istemiyorum.

Belgeselden sonra kurabiye pişirdim. Saat gece yarısını geçmişti. Kurabiyeler pişerken azıcık tezgahı topladım. Kendimden beklemezdim. Daha kurabiyeleri erimiş çikolataya batıracağım. Soğuması lazım önce.  Ama sanırım yapamayacağım. Yatasım da yok. Belki bir kaç tanesini tadımlık batırabilirim. Sanırım bugünlük burada kesebilirim. İyi geceler dünya.





Cuma, Eylül 15, 2017

Umursamak, dünya şampiyonası ve Churchill.

Genelleme yapılabilir mi emin değilim, kendi öykülerim ve standartlarım için söyleyeyim, zaten çok fazla yazmadım ama yazdıklarım içinde en başarılı olanları planlama aşamasında ne olacağı belliydi. Tabii ki bir de fikri uygulamaya sokup, istediğini yapabilmek var. Ya da yapamamak. Henüz başıma böyle bir şey gelmedi: düşünüp de yazamamak. Fakat sanırım planlama aşaması benim için en önemli kısmı. İş burada başlıyor ve bitiyor. Ve en pas geçilmemesi gereken soru: bunu insanlar niye umursasın? Güçlü bir umursama sebebi güçlü bir öykünün belkemiğini oluşturuyor. Ne zaman şımarıp, "ya ne var güzel güzel yazıyorum işte, boşver, umursarlar zaten" rehavetine kapıldıysam hep elimde patladı. Olmuyor. Bir ay da üstüne çalışsam, üç ay da üstüne çalışsam, başından eksik tasarladıysam sonunda da öykü aksak kalıyor. Ama başında umursama ilkesinden ödün vermediysem, bir haftada bile çok da güzel bir öykü yazabiliyorum.

Bunu kendime not düşüyorum. Çünkü aklımda başka bir öykünün unsurları oluştu. İlk unsurlar çok cezbedici ve ben buna kapılıp gene bir ay üstünde çalıştıktan sonra, "of olmadı gene yazamadım" demek istemiyorum. Gerçekten bunu hayatımda bir tek kere daha yaşamak istemiyorum. Son yazdığım öykü bu türün sonuncusu olsun. Bir aylık bir çalışma kaybetmek çok can sıkıcı.

Onun dışında, Gürcistan'da dünya satranç şampiyonası başladı ve karşılaşmaların başında bütün yıldız isimler patır patır döküldü bile. Çok acı. Nakamura, Karjakin ve Carlsen veda ettiler şampiyonaya bir de Kramnik zannedersem. İnanılır gibi değil. Geçen sene Karjakin ve Carlsen kıran kırana mücadele etmişlerdi birincilik için. O seviyede oynayıp kaybetmeyi hiç ama hiç hayal edemiyorum. Sanki hesaplayamayacakları durum yokmuş gibi.

Bugün ilginç bir şey keşfettim. Satranç oyununa ruslar şahmati diyormuş (rus harflerinin altında okunuşu var küçük harfle):


                                      


Ermenistan Ermenileri muhtemelen Ruslardan etkilenerek benzer şekilde şahmat diyorlar:


İstanbul Ermenicesi'nde, Ermenistan Ermenicesinden farklı olarak, biz "cadrag" diyoruz. Ve meğer Gürcücede de aynı sözcük kullanılıyormuş: chadrak.


Bir de şöyle bir şey buldum satranç sözcüğüyle ilgili: shatranj. Özetle günümüz satranç oyununun atası, Farsça shatrang sözcüğünden türemiş eski bir oyun. Shat 100, ranj da dert demekmiş. Yani yüz dert oyunu.

*******

İzmir'liler Churchill'i biliyormuş. Ben neden bu kadar geç keşfettim? Ve az kalsın teğet geçiyordum. Sade sodaya bir limonun suyu ve bir çay kaşığı silme tuz. Bunun adını Churchill koymuşlar. Geçende ilk defa duydum merak ettim ve denedim. Bayıldım.


                                                                          *******

Bunları dün yazdım ve sızmışım. Gece uyanıp yatağa geçtim.

Bugün de bu yaz başından beri ilk defa denize girdim. Neredeyse yaz bitiyor. Bu kadar sevdiğim bir etkinlik olmasına rağmen koca yaz boyunca bir kere denize girememek...Ve girdiğinde sanki cenneti deneyimliyormuş gibi bir hisse kapılmak. Kısacası çok güzel bir gün geçirdim. Sessiz sakin. Ve deniz o kadar temizdi ki. Taşlar cam gibi görünüyordu. Birkaç tanesini topladım, boyamak için.








Cumartesi, Eylül 09, 2017

Sonbaharı beklerken.

Sonuç olarak son yazdığım öykü olmadı. Göğsümü gere gere okutacağım öykülerden değil. Fakat E.'nin de dediği gibi, insanın her yazdığı öykü dört dörtlük olmuyor. Arada fire veriyorsun. Bu fikre alışmam gerek. Satrançta da sanki şampiyonlar hiç maç kaybetmeden şampiyon oluyormuş gibi bir yanılgım var. Bir maç verdim mi karaları bağlıyorum. Her maç sanki satranç kariyerimin maçı. Yok halbuki öyle bir şey. Hayır, ben onu toparlayabileceğimi, bir önceki öyküde olduğu gibi baştan kaleme alabileceğimi sandım, fakat o da olmadı.

Fakat. Her zamankinden daha kararlıyım. Önümüzdeki aylarda en çok yazıya odaklanacağım. O kitabı çıkarmak istiyorum. Bu yüzden koroya katılmadım bu yeni sezonda. Sadece satranç ve öyküler.   Öykü yapabileceğim bir amaç. Celes'in "ısırılabilir lokma" dediği. Peş peşe bir kitaplık öyküyü ne zaman toplarım, ondan emin değilim ama denemeden pes etmek çok saçma.

******

Elimdeki öykülerden ve sayfa sayılarından bir çizelge çıkardım şimdi. Belki beni motive eder. Ara nağme motivasyonu olarak da dergilere göndermek var, bitirince. Yüz sayfa desek bir kitaplık malzeme için, şimdilik yolun yaklaşık üçte birini katetmişim. Beğenmediğim öyküleri çıkardıktan sonra. Yoksa yarılamış olurdum.


******

Ne düşünüyorum biliyor musun. Hani komşunun tavuğu komşuya kaz görünür derler ya. Ben ünlü bir piyanistimizin instagram hesabını çok imrenerek takip ediyorum. Senede, atıyorum, yüz konser versin, değişik ülkelerde. Hem müzik yapıyor, hem her gün değişik bir ülkede. Hem kariyer yapmış. Renkli ve başarılı bir hayat. Gibi görünüyor dışarıdan. Geçen gün bir paylaşım yaptı. Olayın zor tarafını kimse görmüyor diye düşündüm. Turneye yalnız çıkıyor. Konser sonrasında otel odasında yalnız. Ve bu neredeyse her gece tekrarlanıyor. Yani senenin yüzbilmemkaç gecesi. Sabahın beşinde koşturarak uçağa biniyor. Bu mu imrendiğim hayat? Yurtdışında okurken, senede iki kere tatile Türkiye'ye dönerdik. Ve uçağa binmeyi çok sevmeme rağmen bir yerden sonra o yolculuklar gerçek bir angaryaya dönüşmeye başlamıştı. Her akşam, ya da her akşam olmasın, gün aşırı olsun, uçağa bindiğimi düşünemiyorum. Göçebeden beter. Hani her gün değişik bir ülkede konser vermek güzeldi?

Bu nereden aklıma geldi. Dün akşam eski bir arkadaşım aradı beni. "Neler yapıyorsun" diye sordu. "Bir şey yapmıyorum, öykü yazmaya çalışıyorum", dedim. "Musikiye de gidiyordun" dedi. "Evet oradan çıktım başka bir koroya katıldım dedim, beş tane konser verdik bu yaz". "Ne güzel uğraşlar, ben işimden çok sıkıldım ama mecburum yapmaya" dedi. Halbuki çok geçerli bir mesleği var. "İnsan çalışmayınca mecburen bir uğraşlar buluyor kendine", dedim. Benim hayatım da ona acaba çok mu renkli gözüküyor diye düşündüm. Halbuki, gerçekte, içimde kariyer yapamamış olmanın üzüntüsü hep var. Başka bir yerde olmalıydım. Ama işte hayat. Başka bir arkadaşım daha var böyle benzer tepki veren. Çok güzel bir aile kurmuş. Çok kişinin imreneceği bir mesleği var. Ama ona sorsan "hiç öyle (senin gibi) heyecan verici işler yapmıyorum" gibi bir şey dedi. Herhalde insan elindekilere alışıyor ve eksik olan gözüne batıyor. Ve tabii ki, başkasının hayatına baktığında kendininkinde hep bir eksik var ve olacak. Çünkü herkes farklı bir yol çiziyor kendine. Bazen kendi bile çizmiyor, ailesi ya da hayat şartları çiziyor o yolu. Hiçbirimiz her şeye birden sahip olamıyoruz ve tam da bu noktada, çelişkili görünmesine rağmen, hepimiz birbirimize eşitleniyoruz.

********

Enerjim düşük bugünlerde. Jardzy'nin salata tarifi aklımı çeldi. Bir de dün dışarıda yediğim tadına doyulmaz kinoa salatası. Önümüzdeki üç gün sadece çeşitli kombinasyonlarla değişik salatalarla beslenebilirim.  Hatta değişik malzemeleri pişirip, saklama kaplarına alıp hazır alternatif yaratabilirim: nohut, mercimek, pancar. O yüzden son gücümle dışarı çıkıp mutfak alışverişi mi yapsam diyorum. Geri geldiğimde bırak salata yapmayı, satın aldıklarımı yerleştirecek gücüm bile tükenmiş olabilir yalnız. Şimdi oturup hangisini yapsam diye kırk beş dakika düşünebilirim. Çıkmak? Kalmak?

********

Çıktım. Alışveriş yaptım. Geldim, Jardzy'nin salatasına yakın bir salata yaptım. Yedim. Tıka basa doydum. Ama canım üstü çikolata kaplı bisküvilerden çekiyor. Dut pestili ve fındıkla idare edeceğim.  Enerjim olsa fındıklı güzel bir kurabiye pişirirdim. Ne zamandır kurabiye pişirmiyorum. Tam sonbahar etkinliği.

Bu sonbahar çok güzel geçebilir. Bir aksilik olmazsa elbet. Oturup öykülerimi yazacağım, bir yandan fırında kurabiyeler kekler pişecek, evi mis gibi kokular saracak. Dışarısı rüzgârlı olacak meselâ. Yanımda kahve kupam. Sırtımda hırkam.




Perşembe, Eylül 07, 2017

Ordinaryüs Profesör.

Etli yaprak sarmayı başardığımda bile böyle hissetmemiştim. Ya da kabak dolması. Oysa dün kendimi mutfakta ordinaryüs profesörlüğe yükselmiş hissettim. Nedir desen, acılı ezme var buzdolabımda, kahvaltılık, kendim yaptım evet, hazır salçadan, evet. Mutlu ve gururluyum bu yüzden. Geçen E. Istanbul'da olduğu kısa zamanda evinde buluştuk. Bir misafiri yapıp ona bırakmış. Bana ikram etti. Tadı nefisti yemelere doyamadım. Kendi yaptı deyince internetten araştırdım. Yapması çok kolaymış hem de bütün malzemeler evde vardı. Buzdolabının dibinde tam bir bardak ceviz. Ekmek içi yerine galeta unu vardı ondan koydum. Bir de domates salçası yerine hepsini biber salçası ile yaptım. Biraz benim fesleğenli pestonun malzemelerine benziyor. Ceviz ve sarmısak var her ikisinde de. Diğer malzemeler farklı. Bizim evde asla olmadı acılı ezme. Annemin evinde yani. Zaten biz acıyı sevmezdik. Ama acısızı da yoktu. (Ki aslında tarifte karabiber var ben biraz pul biber kattım). Oysa olabilirmiş. Bundan sonra kahvaltıya misafirim gelirse kesinlikle sofraya koyacağım bir tat.

Bugün de bu blogun okurlarından E. ile buluştuk. Şımarttı beni güzel sözleriyle. Ve biliyorum amacı bu değildi. Nefis bir sohbetti. Ne güzel insanlar var ekranın diğer tarafında...Bir kısmıyla yüz yüze tanışabildim. Çok şanslıyım.

-----

Bunları dün yazdım. Sonra enerjim düştü. Gidip erkenden yattım. Hemen uyuyamadım. Öykümü düşündüm. Dörtte üçünü tekrar yazdım, biraz daha alımlı oldu, ama gene olmadı. Sönük yani. Kim ne yapsın onu okuyup. Tamam, bir iki yeri belki akılda kalır, ama benim istediğim böyle bir şey değil. Ben masaya yumruğunu vuran öykü yazmak istiyorum. Dilinden, anlatımından bağımsız olarak. Başka bir dile hızla çevrildiğinde hala bir etkisi olsun istiyorum. Yatakta böyle düşünüp dururken, birisine onu nasıl yazmaya başladığımı, ne amaçladığımı, ve neden olmadığını anlatırken hayal ettim. Ve birden konu çözüldü. Şu olmuş: bir şey anlatmaya başlamışken ve çalışırken, başka bir şey anlatmaya başlıyorum ve sonra başka bir yere daha sapıyor konu. Anlatım zayıflıyor. Belki bu üçünün temaları birbiriyle ilişkili ama konu sulanıyor. En azından benim hedeflediğim yere varamamasının sebebi bu. Sanki başta güçlü bir nehirken, sonra kollara ayrılıp, gücünü yitiriyor. Mesele bu. Şimdi bunların içinden asıl anlatmak istediğimi seçip, istemediğim kısımları atıp, baştan yazmam gerekecek. Zahmetli evet. Ama başka bir alternatifi, içime hiç sinmemiş bir öyküyle ortaya çıkmak. Daha iyisi olabilecekken. Anglosaksonlar buna "dirsek yağı" diyor. Emek yani. Satranç olsa, Susan Polgar buna %110 vermek derdi. Emeğini esirgemeyeceksin. Ben buna çok inanırım. Bir de bütün bunlar tecrübe, zamanla daha iyi öyküler yazabilmek için katetmem gereken yol. Ve asıl istediğim bu, uzun vadede güzel yazmak. Sonuçta bu bir roman değil. Öykü. Hepi topu üç gün fazla çalışacağım. Ama sonuç ne kadar farklı olacak.

Şimdi gidip sıcağı sıcağına çalışayım. Haydin blog. Ben kaçtım. Bana şans, ilham ve tatmin dile.