Çarşamba, Ağustos 30, 2017

Öykü ve satranç.

Poşet çay demledim kendime, yanına da katık diye maydanozlu ketçaplı tost. Öğlen atıştırdım, doğru dürüst yemek yemeyince bu saatte acıkıyorum. En keyif aldığım işlerden birine koyuldum şimdi: blog yazmak.

Evi biraz olsun toparlayabildim. Yerleri temizledim ve bulaşık makinesini çalıştırdım. Köfte ve pilav pişirdim, yanına kırmızı lahana salatası. Sabah da öyküye çalıştım. Biraz daha yazabildim. Daha bu ilk taslak. Ama çok bir tarafını değiştireceğimi sanmıyorum. Sonuçta eli yüzü düzgün bir öykü olacak belki ama ben bir öyküden bundan çok daha fazlasını beklerim ve onu karşılamayacak. Bu canımı sıkıyor. Belki bir sonraki istediğim gibi olur. Bu öyküde de, işte, biraz edebi değerini arttıran iki nokta var, onların sayesinde insan içine çıkacak. Ama benden başka bunları fark eden olur mu acaba? Belki ikinci taslağa edebi değeri arttırıcı yeni unsurlar bulup ekleyebilirsem? Biraz daha ilgi çekici bir metin yazabilirsem...

Satranç problem puanım güzel bir yere geldi: 1392. Neredeyse 1400 sayılır. Üstelik bana verdiği bir tane 1730 küsur puanlık bir problemi doğru çözdüm. 1600 küsur puanlık iki taneyi de çözmeye çok yaklaşmıştım. Fakat maçta kaybettim bu sefer de. Herhalde bir gün biri, bir gün öbürü derken yavaş yavaş puanlar yükselecek. Önemli olan daha iyi oynamak. Susan Polgar bir yerde demiş ki: "Olmak istediğiniz kadar iyi olabilirsiniz. Yeter ki gerekli çalışmanın %110 unu sağlayın." Her fırsatta, "büyük hayaller kurun" diyor. Sonra "disiplin, çalışma ve kararlılık sizi istediğiniz yere götürür" diyor. "Her gün çok çalışın" diyor. "Hatalarınız ders çıkarmak için bir fırsat, zaferleriniz çok çalıştığınızın teyitidir". Bana ilham veriyor bu sözler. "Satranç konusunda doğal bir yeteneğiniz yoksa bile çok çalışarak bu açığınızı kapatırsınız" diyor. Daha ne desin. Değil mi? Bence bunları hayatın diğer alanları için de söyleyebiliriz. Her zaman çalışmak, işlenmemiş tembel yetenekten daha uzağa götürmüş insanları, ben hep bunu gördüm. Şimdi Jardzy, "akıllıca çalışmak" diye ekleyecek :). Haklı. Akıllıca çalışmak da stratejik çalışmaktır günün sonunda. Buna itiraz edecek kişi satranç oynamasın bence.

Chess.com'un öğretim sistemine biraz alışabildim. Evet işi uzatıyor ve seni uğraştırıyor ama daha sağlam öğreniyorsun. Analiz programı da müthiş bir şey. Hala aklım çıkıyor. Bana hangi hamlem zayıf hangisi iyi, bir bir söyleyen bir sistem. Üç aşağı beş yukarı tahmin ediyorum ama bazen de edemiyorum. Zayıf sandığım hamle sorunsuz çıkıyor. Bir de hatasız oynamaktansa (Magnus belgeselinde Carlsen bile hala hata yaptığını söyledi, ben kimim ki hatasız oynayayım) şu aşamada, "blunder" denen, abes hatalardan kaçınmayı hedef almak çok şey fark ettirdi. Zor ama yapılabilir bir hedef. Bu "blunder"lar mesela, dikkatsizlik sonucu bedavaya verilen taşları kapsıyor. Onu yapabildiğimde alıyorum zaten maçı. Sanırım acemiliğin bir gereği. Ustalaştıkça bunlardan yapmıyorsun. Ya da bunlardan yapmadıkça ustalaşmış sayılıyorsun demeliyim. Bunlar ne zaman oluyor söyleyeyim: bir, oyun ortasında yorgunken; iki, heyecanlanıp hızlı hamle yaptığımda. Aslında bu kadar. Demek ki yorgunluk ve heyecana karşı bir bilinç oluşturabilirsem ustalaşacağım. Zor ama imkânsız değil. Herhalde deneye deneye alışacağım.

Bir de bu satranç çok psikolojik bir oyun, ben bunu da anladım. Şu anlamda: ruh halin oyununu çok etkiliyor. Magnus belgeselinde o kadar net gözüküyor ki. Magnus gergin başlıyor dünya şampiyonasına, normal, hayatının fırsatı, ilk karşılaşmalarda ya kaybediyor ya berabere bitiyor şu an tam aklımda değil. Sonra bir gün ara veriliyor karşılaşmalara, Magnus geride ve canı çok sıkkın, babası ve kardeşleri onun kafasını dağıtmaya çalışıyorlar, gerginliğini almak için, iskambil oynuyorlar otel odasında, çok da üstüne gitmiyorlar çocuğun, o da yavaş yavaş açılıyor. Bir sonraki şampiyonluk karşılaşmasına yüzü gülerek ve rahat geliyor. Hah dedim burada. Kesin alacak bu maçı. Çünkü rakibi Anand'ın suratını gördüm: bu adam nasıl bu kadar rahat olabilir endişesi var yüzünde. Zaten o dakika yendi bence Anand'ı, daha maç başlamadan. Nitekim o maçı alıyor ve üstünlük sağlayıp dünya şampiyonu oluyor neticede.

"Don't be afraid to fail! Everybody fails. Trust the training process." "Kaybetmekten korkma, herkes zaman zaman kaybeder. Öğrenme sürecine güven". Demiş Susan Polgar. Öğrenme sürecine güveniyorum.

Şimdi yemek yiyip biraz satranç çalışacağım.








Pazartesi, Ağustos 28, 2017

Can sıkıntısı.

Yapmam gereken bir dolu ev işi var. Fakat benim yapasım yok. Bugün öyküyü yazmaya başladım. İki saat ona çalıştım ve dolu dolu 500 sözcük yazdım. Kötü olmadı ama çok iyi de olmadı. Ama bugünlük üstüne daha fazla çalışmak istemiyorum. Çok memnun olmasam da bir şeyler yazabildiğim için iyi hissediyorum. Satranç çalışacaktım ilk başta, sonra nereden geldiğini tam anlayamadığım bir çeşit ilham geldi. Hayal gücümle bir şeyler yapmak istiyordum. Hadi dedim, yazayım. Satrancı başka zaman çalışırım.

Canımı sıkan şey iki sene önce yazdığım bir post. O zaman da ilerlemem tıkanmış ve ben satranç dersi almaya başlamışım. Ve hemen puanım durduğu yerden yükselişe geçmiş. İki sene yahu. Sonra tekrar eski tas eski hamam. Ondan sonra da iki senede sadece 30 puan ileri gidebilmişim. Çok çok az. Yine de chess.com'un derslerinde bir sıkıntı var. Hiç sistemli gitmiyor. Anlatmıyor herşeyden evvel. İlkesini anlatması gerekir. Kıvrana kıvrana bul. Olmaz öyle. Başka bir yerde daha güzel dersler olmalı. Belki de büyük ustalık gerçekten bana göre fazla büyük bir hedef. Ama bütün büyük ustalar bir gün bu puanlardan geçmedi mi?

******

Yana yakıla aradığım Magnus'u bulup izleyebildim sonunda. Ta netflix'lere istek maili atmıştım da günün birinde programa eklemelerini bekliyordum. Başım göğe erdi mi? Elbette. O kadar görülmeye değer bir yapım değilmiş ama izlemek istiyordum sonuçta. Link vermiyorum çünkü bahisli yan sekmeler açıyor. Ben durdurdum ama başkasının başına bela olabilir.

******
Bu yazıları dün yazdım. Bugün biraz projelerimi ilerleteyim dedim ve kişisel gelişim kitabı projesinin bir makalesini yazmak üzere başına oturdum. Daha önce başladığım bir makalenin devamını yazdım. Bir süre sonra yoruldum, ara verdim. Baktım içimde rahatsız bir his var. Olmuyor. Ters giden bir şeyler var. Nedir diye daha yakından baktım. Birincisi ve halletmesi en kolayı, makale dili: başka şeye benzemiyor. Tamam çalakalem yazmamam gerektiğini önceki oturumlarımda anlamıştım ama  üslûbu da halletmek gerek. Bunu araştırmayla ve çok çalışmayla çözebilirdim, fakat bunun arkasında daha büyük bir sorunun saklandığını anladım: bu makaleler bir kişisel gelişim kitabı oluşturmak için gerekli bütünlükten yoksun. Rasgele seçilmiş konular, ordan burdan, bunu kim satın alır ki? Dahası hangi aklı başında yayıncı basar ki? Nasıl makaleler çalakalem yazılmamalıysa, kitabın da kendi içinde bir planı olmalı ve benimkinin maalesef yok. Olacağı da yok. Bir de öyle baktım çünkü. Yazmaya devam edersem, bunları bir sıraya sokabilirim belki dedim, bir başlık altında toplayabilirim. Fakat anladım ki öyle bir şey olmayacak. Kitap. Olmayacak. Olmayacak...

Makale yazmayı ertelemekten iyidir durduğum yer ama yine de çok tatsız. En sevdiğim projelerimden biriydi çünkü. Neyse şu an henüz konu çok sıcak. Olumlu tarafından bakmak için çok erken.

Şu an canım hiç ama hiçbir şey yapmak istemiyor. Seramik bile. Kendime zar zor bir kıymalı makarna yaptım öğlen.  Ve günüm heba olacak. Belli oldu.


Cuma, Ağustos 25, 2017

Günlük uğraşlar

Blog yazmak için harika bir zaman. Başka herhangi bir şey yapasım yok çünkü. Sabah her zamankinden erken uyandım. Biraz yemek masasının üstünü topladım, biraz da mutfağı. Sonra oturdum yeni öykünün başına. Biraz çalıştım. Sonra satranç problemi çözdüm. Sonra da gidip seramik hamurunu aldım. Eve gelip yedi tane piyon şekillendirdim. Seramik hamuru ile uğraşmak çok zevkli fakat kendimi kaptırmamak için özel çaba harcıyorum. Bir de seramik işiyle uğraşmak istemiyorum. İstiyorum da istemiyorum. Yedi tane piyonu şekillendirmek sandığımdan daha uzun sürdü ve beni yordu. Takımın neredeyse çeyreği, bir yandan da.

Sonra, hamurları torbaya sardım, gittim biraz yattım. 

Satranç iyi gidiyor ancak beynimin pestilini çıkarıyor. Onu çalıştığımda herhangi başka bir zihinsel etkinlik için kafa kalmıyor. Ne öykü, ne makale yazmak, unut onları. Bakma, bugün sadece problem çözdüm, yeni bir oyun sonu öğrenmedim. Fakat artık Olivia'yı çok rahat yeniyorum. Bir üst zorluk seviyesine geçmem an meselesi. Bu arada Magnus'un piyasaya çıkardığı ve şimdilik sadece iphone ve ipad'lerde kullanılabilen satranç uygulaması senenin sonunda android için de çıkacakmış. Şimdi dört gözle onu bekliyorum. Umarım sözlerinde dururlar.

Genel anlamda moralim iyi sayılır ama enerjim düşük. Yorgunum. Son on gündür anormal saatlerde uyuyup, anormal saatlerde uyanıyorum. Bir tek dün gece kesintisiz sekiz-dokuz saat uyuyabildim ve sabah dinlenmiş uyandım. 

Sana son zamanlarda dadandığım basit bir pudingimsi şekerli yoğurt tarifimi paylaşayım, aslında o kadar basit ki tarif demeye utanıyorum, ama bildiğin şekerli yoğurttan çok daha lezzetli oluyor. Malzemesi çok basit ve az ve bu yüzden yerine başka şey koyamıyorsun: bir küçük kase yoğurt, bir yemek kaşığı krema, bir yemek kaşığı pudra şekeri. Bu üçünü bir kaseye koyup, çatalla, kremamsı bir kıvam alana kadar çırpıyorsun. Bu kadar. Krema yoğurdun asidini alıyor, yoğurt da kremanın yağının ağırlığını. Pudra şekeri yok, toz şekerle yapayım dersen, hiç yapma derim. Şeker, yoğurtlu karışımla özleşmeli çünkü. İçine çilek çok yakışabilir. Krem şantinin yakıştığı her şey yakışabilir. Çünkü krem şantinin yoğurtlu light versiyonu aslında. Ben sade seviyorum, meyvesiz. Bunun için gittim özel pudra şekeri ve krema aldım marketten fakat değdi. 

Bu akşam ne yapsam? Belki öyküye biraz daha bakarım, belki bir maç yaparım, belki bir film bulurum, fakat her şeyden önce yemek yapıp yemem gerek. Haydin ben kaçtım.

Salı, Ağustos 22, 2017

Tatsız.

Bugün daha keyifli olabilirdi. Biraz dünkü tatsız olayların etkisinde geçti. Yoksa sonbaharımsı bir yağmur öyle güzel yağdı ki. Biraz beynimi dinlendirmek istiyordum. O yüzden yağmur yağarken mandala boyadım sadece. Öyküye çalışmadım. Kafamı kaldırıp kaldırıp yağmuru seyrettim. Aylaklığımın tadına vardım, huzursuzluğumu unutmaya çalışıp.



Ah. Unutuyordum. Güzel bir gelişme daha oldu. Satranç takımımı ben kendi yaptığım fimo hamurundan yapmıştım. Gözüme batmaya başladı çatlakları ve kusurları. Keşke dedim, gerçek seramikten yapabilsem. Ama bir satranç takımı için seramik kursuna yazılacak halim yoktu. Ben de şöyle bir çözüm buldum: bir seramik atölyesinden, bedeli karşılığı biraz seramik çamuru alır ve şekil verdikten sonra takımı fırınlatırdım. Evimin yakınında bir tane atölye buldum. Aradım ve bir proje için az seramik hamuru ve fırına ihtiyacım olduğunu söyledim. Hiç mırın kırın etmediler, hiç bir kazançları yok diye ters davranmadılar, hiç çakallık edip beni seramik kursuna kaydırmaya çalışmadılar, aksine bunun için bir para ödememe gerek olmadığını söylediler. Ben yine de elim boş gitmeyeceğim ama çok hoş değil mi?

Günün son bir güzelliği de karşı apartmandan sokağa yayılan tatlı bir ud sesiydi. Apartmanın giriş katında ud kursu var. Zaman zaman duyuyorum. Bir renk işte bu, bir güzellik.

Sonbahar gelsin de şöyle keyifli bir kurabiye ya da kek pişireyim.

Böyle yani. Dedim ya, aslında güzel şeyler vardı bugün, ama insanın ağzının tadı bozuldu mu, piyango bile kazansa para etmiyor.

Pazartesi, Ağustos 21, 2017

Kısa kısa.

Birazdan salondaki yemek masasını toplayıp yeni öykümün taslağını yazmaya başlayacağım. Bu çok önemli çünkü şu ana kadar en geride kalan projem buydu. Böyle, şakır şakır, içime sinen öyküleri peşpeşe sıraladığımı düşünsene. Off...Ne mutlu olurum ama.

******

Makale projesi sandığımdan daha iyi gidiyor. Şu ana kadar sekiz başlık topladım, çoğunun taslağına da el atılmış halde. Sanırım iki hafta önce başladım bu projeye. İki haftada sekiz başlık çok sevindirici, umduğumun ötesi.

******

Aklıma yeni yeni projeler geliyor, bir kenarda fikirleri biriktiriyorum.

******


Bugün Notos'a bir öykümü gönderdim. Kitap-lık'tan ses çıkmayınca. Haydi bakalım. O da çıksın aradan.

******

Bir yandan satranca devam. Sekiz maçtır namağlup oynuyorum Olivia'ya karşı. Sadece iki beraberliğim var. Onları da alet olarak rakibim üstünken, tamamen teori bilgimle, tırmalayarak kopardım. Fakat artık kesinlikle geç saatte uykuluyken oynamam. Büyük yanlışlar yapıyorum. O beraberliklerde öyle kaybettim aletleri. Benim oyunum üstündü. Ama iyi kurtardım.

******


Kayıtlı blog izleyici sayım 200 oldu bugün itibariyle. Çok şahane değil mi?

******

Bir hayalim var: bir çiftlik evinde oturmak istiyorum. Çiftlik evi dediğim öyle atlar, inekler, tavuklar değil. Sadece ekilebilecek bir alanı olan, şehir dışında sakin müstakil bir ev. Denizin kıyısında olsa daha da güzel olur. Şehrin gürültüsünden kafam şişti. Sabah erken kalkar, civarda bir yürüyüşe çıkar, belki denize girer çıkar, geri gelir, bahçesinde yazılarımı yazarım.  Şimdilerde onun muhasebesini yapıyorum. Hem maddi, hem manevi. Sosyal açıdan yalıtılmış bir yaşam olmasa çok güzel olabilirdi. Ama yalnızlığı göze alamıyorum.

******

Akşam oldu. Öyküyü yazamadım. Araya hayat girdi. Tatsız işlerle uğraştım.
Bugünlük bu kadar. Yarın belki gene gelirim.









Cumartesi, Ağustos 19, 2017

1351


Başardım. 1350 eşiğini aştım. Bak şurada yazıyor, en altta:"The current rating is 1351 Elo". Ama sondan birinci oyun çalıştığım yerden geldi. Hayatımda bir kere, o da kim bilir ne zaman başıma gelir sandığım at ve filli oyun sonu. Teori bildiğim için iki alet gerideyken, beraberlik elde edebildim. Bilmeseydim oyunu terk ederdim. Ya da 157 hamle dayanamazdım. Alnımın teriyle aldım bu puanı yani. Gururluyum. BüyükUstaların 2500 puanlarda dolaştığını bilirsen 1351 amatörün bile düşüğü. Ama ben yapamıyordum. O yüzden benim için çok değerli.

Şu yukarıdaki eğriyi gördün mü? Yukarı çizgi gibi tırmanan son kısmı hariç (teori öğrendikten sonra eğri değişti), bir de baştaki kule, ters geometrik bir eğri. Yani bir sınıra uzanıyor. Türkçesi belki bu terimlerle değildir. Ama anlamışsındır. İşte beni uyandıran bu. Sınıra uzanması. Asla geçemeyecek kendi haline bırakırsan. Şu yukarıdaki 1400 e varamayacak. Matematiksel olarak imkansız. İşte bu gerçek yüzüme çarpıp beni harekete geçirdi. Matematiğin gözünü seveyim. Ve geometrik eğri hayatta işime yaramayacak sanıyordum ama seviyordum yine de eğrileri doğruları, az hesaplamadım, az çizmedim. Buyur burdan yak. Bak nerede karşıma çıkıp, bana ne anlattı, ve şu an neredeyim ve nereye gidiyorum.

Teoriye el attıktan sonra, eğrinin son kısmı doğruya dönüştü. Türkçesi ne güzel oldu! Eğriyken doğru olmak. Doğrusunu yapmak gibi. Şimdi dimdik yükseliyor. Doğrulmak sözü de buradan geliyor olabilir mi?

Yine de bu kadar kısa sürede bir etki beklemiyordum. On günlük teori bilgisinin yaptığına bak. Şu an 1400 bana çok uzak değil. Bu hızda ilerlersem iki buçuk haftada varmam lazım. İki buçuk hafta ne ki.   On beş yirmi gün arası.  Hadi olsun bir ay. Ben iki senede iki puan ileri gidemiyordum. Hadi olsun son bir senede. Ve 1400 artık vasatlığın sonu.

Büyük Usta olmak istemek çok uçuk bir hayal. Satrançtan uzak olanlar belki bilemez. Tüm Türkiye'de toplam on kişi bu ünvana sahip. Onun da bir kısmı eski sovyet rusya doğumlu, sonradan Türk vatandaşlığına geçmiş. Bir tanesi de, az önce okudum, Moskova'da üniversitede okumuş satrancı bursla. Ama...Bilmiyorum... Uçuk da olsa denemek istiyorum. Cılızcınık bir umudum var. Zaten olamadım diye dövünmeyeceğim işin ucunda, olamazsam. Kimse de ayıplamaz sanırım, bak gördün mü beceremedi büyük usta olmayı demez. Ya tutarsa demiş ya hoca. O hesap. Ve biraz daha fazlası.

*******

Bir makaleye daha el attım. Söylemek istediklerimi not aldım. Başına oturup yazmam gerek: giriş gelişme sonuç. Ama olsun. Dursun öyle. Başlık olarak durmasından daha iyi nasılsa.

Keyifliyim blog. Doğru işlerle uğraştığımı bilmenin gönül rahatlığı var. Sabah kahvaltı etmeden başına oturmak istediğim işler var şu sıralar. Bence hayat böyle güzel.





Cuma, Ağustos 18, 2017

Satranç ve animasyon.

Karadeniz türküleri dinliyorum. Sakin bir gece.

Bugün tek bir maç yaptım bu saate kadar. 1350'ye iki kaldı. Çok dikkatli oynuyorum. Yeni bir şey anladım: kesinlikle tok karnına ve uykunu almış olmak gerekiyor oyun almak için. Problem çözmek de sabah ilk yapılacak iş değil. Tam tersine gün sonunda, fazla yorgun değilsen, uykun henüz gelmediyse yapılacak şey. Tercihen sıkı bir maç ve analizi sonrası. O zaman puanlar fırlıyor. İki gündür bu iki etkeni gözetiyorum. Ve epey fark etti.

Şu anki kısa vadeli hedefim, büyük hataların önüne geçmek. Yani şunu anladım: hep mükemmel hamleyi yapmaya çalışmaktansa, görebildiğin en iyi hamleyi yaparken, emin olmadığın maceralara girmemek, bir kere daha, bir kere daha ve bir kere daha düşünmek. Çünkü o tek büyük yanlış, bütün maçı götürüyor.

Ama olacak galiba. Farklı farklı bilgileri yeri gelince birarada kullanabiliyorum. Bin kere iki at bir piyonlu oyun sonu çalışmaktan (tam iki gün, saatlerce), kendi oyun sonumdaki tek rakip atı idare edebildim bugün mesela. Harcadığın çabalar boşa gitmiyor. Mesela sen o oyun sonunu bir kere daha denedin ya. Diyelim yapamadın. Canın sıkıldı. Aslında, kendini yenik hissetmekten farkında değilsin ama, oyununu ilerlettin.

Bu arada bir makale daha yazdım. Yani kabası çıktı. Sırada bekleyen beş makale daha var, konusu belirlenmiş. Ne bereketli hafta ama. Bu akşam bir maç daha yapıp kazansam bir haftada 1350'yi aşmış olacağım. Yani ilk haftada.

------

Bu dün akşamki yazı. Yorgundum. Yattım. Bugün de yorgun ve geç geldim eve. Satranca çok daha az zaman ayırabildim. İki günde toplam 8 saatim Istanbul yollarında geçti. Sıcak ve nem bir yandan.

Animasyon ilgini çeker mi? Yapması yani? Hikmet Hükümenoğlu yeni bir yazı dizisine başladı. Kısa bir animasyon film çekiyor, ve bunu yapmasını sağlayan yazılımları tanıtıyor. Aklımı çeldi fena halde, herkes yapabilir gibi çünkü. Seçenekler sonsuz ve çok heyecan verici. Şu an projelerim ruhuma bu kadar kök salmış olmasa, ben de hemen kolları sıvardım. Mesela iki hafta önce olsaydı.

Böyle işte. Bende pek yenilik yok. Belki bir süre de hiç olmayacak. Sonbahar için satranç dersi alayım diyordum. Sonra hem koro hem satranç dersi bütçemi zorlayabilir diye düşündüm. Sonra satranç dersi için sonbahar çok erken diye düşündüm. Önce en aşağı 1500-1600-1700 puanlara gelmem lazım. O da çok iyimser bir tahminle 2 ila 6 ayı bulur. Diğer yandan koroya devam etmek istediğimden emin değilim. Yani ne koro ne satranç da olabilir şu durumda, hem biri hem öbürü zor derken. Bakacağız.











Pazar, Ağustos 13, 2017

Aynen devam.

Bugün çok iş gördüm blog. Sabah dört saate yakın satranç çalıştım: teori öğrendim, maç yaptım, maçı analiz ettirdim. Toz aldım, çamaşır katlayıp kaldırdım, iki posta daha yıkayıp astım, bulaşık makinesini boşalttım, mutfak tezgahını topladım. Makale bile yazdım, dörtte üçü bitti. Evin şu an hiçbir işi kalmadı. Birazdan akşam yemeğini yiyip galiba biraz daha maç yapacağım.

1390 puanlı Olivia'ya karşı oynadım bugün. Yenildim ama büyük bir yanlış yaptım oyunu kazanmak üzereyken. Oyun benimdi. Hissim buydu. Nitekim analizde de öyle çıktı. Benim mükemmel hamle sayım ve en iyi hamle yüzdem daha yüksek. Hata sayım daha az. Yani o öldürücü hataların önüne geçebilsem puanım fırlayacak. Bir geçebilsem... zaten dükkan benim. Ama bunu bilmek iyi geldi. Demek ki benim oyunum 1390'dan daha iyi şu haliyle bile.

Dünya şampiyonu Magnus Carlsen'in biyografisine baktım Wikipedia'dan. Bir senede 900 puan yükseldiğinde günde üç dört saat satranç çalışıyormuş (ben üç gündür günde beş saati aştım sanıyorum). Ama onu bir BüyükUsta çalıştırmış (ben de gidip bulacağım bir BüyükUsta, inan ki yapacağım, biraz pişeyim). 900 puanda gözüm yok. Ama altı ay sonra bu puanda kalacağımı düşünmüyorum. Bu analiz olayına çok daha erken ayacaktım, en büyük pişmanlığım bu. Hepsi pintilikten. Shredderchess'e para vermeyeceğim dedim, PGN'leri alamadım, analiz ettiremedim. Bir de şu satranç yorumcuları var ya internetten yayınlanan büyük turnuvalarda. Allah kahretsin bu adamlar ne kadar donanımlı, allahın televizyon sunucusu diye dövünüyordum, açılışın adını, hangi sene ilk kimin oynadığını filan söyleyebiliyorlar diye. Kız şaşkın, sen ona televizyon sunucusu muamelesi yapıyorsun, adamlar yayın için en bilinmiş BüyükUstaları davet etmiş. İsmini bildiğin Büyükustalar bazıları. Sadece yüzünü tanımadığından onu haber sunucusu sanıp dövünüyorsun boşu boşuna. Ay ne gereksiz dram. Yalnız bugün çok kararlıyım. Yani dünden çok daha hırslıyım. Neyse, dur bakalım. Daha dün bir, bugün iki. Daha haftası dolmadı.

Bir de Magnus'un bir satranç öğrenme uygulaması çıkmış: Magnus Trainer. Koşa koşa gidip indirdim. Peh. Sadece iphone ve ipad içinmiş. Neyse yakında androide de gelecek. Sen o zaman gör beni.

Evet arada makaleyi de epey ilerlettim az önce dediğim gibi. Üstelik aklıma yeni makale konuları geldi. Hepsini not aldım. En çok korktuğum elimde üç makaleyle kalmaktı. Galiba öyle olmayacak. Bir de güzel bir his onunla uğraşmak. Dipten dipten "yapmam gerekeni yapıyorum", "kendim için yapıyorum",  ve "zaman boşuna akmıyor" hissi. Bu his çok ender olur. Anla ne kadar güzel günler olduğunu.

Kutlayasım var. Bir şişe beyaz şarap alasım.

Facebook'u boşalttım. Çok iyi oldu. Tavsiye ederim. Kimseyi takip etmiyorum. Çünkü insanların bildirimlerini koymak yerine, o hangi haberi beğenmiş, kimin çocuğuna yorum yapmış, bana onu gösteriyor. Yok yani. Şimdi giriyorum. Bakıyorum bir şey yok, çıkıyorum. Birden kapatamadım. Olmuyor. Arada bir merak ettiklerimin sayfasına giriyorum öyle bakıyorum. Haberleri de televizyondan izliyorum. İki kere günde ortalama. Sabah ve akşam. Bütün günüm facebook'ta geçiyormuş yahu.

Evet. Nasıl ama? Güzel değil mi? Haydi ben şimdi bir kaç zafer kazanmaya gidiyorum.













Cumartesi, Ağustos 12, 2017

Parlak günlere devam.

Günlük tutmanın faydaları: ne gün başlamışım ben teori çalışmaya deyince, hop, son postun tarihine bak. Perşembe. İşte bu. Üç günlük çalışmayla iki senede aşamadığım sınırı aştım. Hala 1350'ye gelmedim ama bugüne kadar geldiğim en tepe noktadayım. Her yenmeye sadece 3 puan verdiği için ve kaybedince 2 puan kestiği için ve ayrıca günde maksimum 4 maç yapabildiğim için, 1350'e ye varmak iki günden olmuyor. Ama yakın. Çok rahat söyleyebilirim. Bugün galiba beş saat satranç çalıştım. Maçlar ve maç analizleri dahil. Ama kafam da kazan oldu. Fakat hala doyamadım. Yorgun olmasam daha da uğraşırım. Ama dinlenmesini de bilmek gerek. İki filli mattan sonra, bazı Büyük Ustaların bile hakim olamadığını söyledikleri at ve fille matı da öğrendim. Biraz açılış baktım. Ama kaybettiğim maçların analizlerine bakınca, sorunun açılışta olmadığına çok şaşırarak aydım. Ben avantajımı oyun ortasında kaybediyormuşum. Oysa oyun ortasında çok iyi olduğumu sanıyordum. Maç analizi çok süper bir şey. Yanında hoca varmış gibi.

Onun dışında, ilk makaleyi yazmayı denedim. Hiç sandığım kadar kolay olmadı. Hatta hiç olmadı. Neredeyse ilk günden pes ediyordum. Sonra aklıma farklı bir açı geldi. Tekrar ümitlendim proje için, pes etmekten vazgeçtim. Ama yine de sandığım gibi olmayacak. Ben sözcükler gürül gürül akacak sanıyordum. Akıyor gerçi akmasına da, kontrolsüz akıyor. Saçılıyor yani. Kağıtsız kalemsiz yazılmıyor. Çok iyi bildiğin bir konu bile olsa, önce plan yapacaksın. Hatta problematik çizeceksin. Bir de böyle deneyeyim.

Çocuk kitaplarını verdim kardeşime. Ufaklık o kadar sevindi ki. Aklım neredeymiş bugüne kadar. Sonra topladığım pilleri geri dönüşüme vereyim dedim. Kutuları merkeze götürmüşler. Pöf. Neyse iki hafta asgari bekleyecek. Sonra gelir nasılsa. Aslında şu an kurutucudaki kıyafetleri katlayıp kaldırmam lazım ama mecalim yok. Hava biraz serinledi gerçi ama. Enerjim biraz düşük.

İyiyim ama genele bakınca. Keyfim yerinde. Doğru bir yere gittiğimi biliyorum. Bu bana mutluluk veriyor.

Perşembe, Ağustos 10, 2017

Güzel işler.

Ayyyy. Gel gel. Anlatıyorum.

Hangisinden başlasam? Bu satranç aşkının yeniden alevlenmesi için hedeflerimi 1350 + dan 1600'e çekmem ve bunun için sağlam yöntemler bulmam yeterliymiş. Teori çalışacağım diye heyecandan gece uykularımın kaçacağını söyleseler buna popomla gülerdim: bu dünyada olacak iş değil, belllllki paralel bir evrende derdim, ama belki. Yani yana yakıla teori çalışıyorum. Oyun sonu şimdilik. İki filli oyun sonunu bile beceremediğim ortaya çıktı desem. Nasıl 1350'ye varmayı hedefleyebilirmişim ki. Bilmeyenler için, iki filli oyun sonunu yeni başlayanlara öğretirler. Yani taşların nasıl oynatıldığını öğrendikten bir sonraki aşama. Hemen hemen.

Şu satrancın nesine bu kadar uğraşıyorsun diye sorabilirsin mesela: güç ve kontrol duygusu veriyor diye cevap veririm sana. Kendini süpermen gibi hissediyorsun (başardığında süpermen, başaramadığında da omurgasız bir solucan). Bu teori de sıkıcı mıkıcı gelebilir ama inceliklerini öğrendiğinde "vaaaaaay, gelsin şimdi Kasparov karşıma, şu pozisyonda beni yiyemez artık bu saatten sonra" duygusu. Hesap ve mantık yürütme bir yere kadar. Hesapla mantıkla çözemeyeceğin durumlar var. İstediğin kadar ve istediğin süre kafa patlat. İstersen hayatının otuz senesini o pozisyonu hesaplamaya ver. Gene yapamazsın. Bilmen gerek. Öğrendiğinde çok büyük bir sırra ermiş gibi hissediyorsun. Bütün zevki burada. Yoksa çekilir dava değil. İki senedir oynuyor dolayısıyla maç kazanmak için uğraşıyor olmak da etkili olmuş olabilir. Yoksa bu saate kadar aklım neredeymiş.

Bütün iş güzel öğreteni bulmakta. Galiba her konuda bu böyle. Güzel öğreteni bulmak işin yarısı. Bu chess.com güzel anlatmıyor mesela ben gidip aynı konuda video araştırıp tamamlıyorum. Ama konuları sistematik ele almış. Konu seçimlerinden yürüyorum.

Sonra: bu sadeleşme mevzusu. Ege'nin kitabındaki tavsiyeye uydum. Çok zaman ayırasım yoktu. O yüzden onun dediği gibi tek bir gözü sadeleştirdim, beş dakika filan sürdü. Zaten önceden ayırdığım kitapların gözüydü. Senelerdir verilsin ya da satılabiliyorsa satılsın diye ayrılmış "çöp" kitaplar. Fakat senelerdir işlem görmeden orada yer kaplıyordu. Çıkardım iki kule yaptım. Göz tozlanmıştı, tozunu aldım. Toplamda dört sahafla görüştüm telefonla. Resimler çektim gönderdim whatsapp'tan. Uğraştım yani. Hiçbiriyle anlaşamadım. Olmayacak bu iş böyle satamayacağım diye koydum kafama. Versem birine, verdiğim kişiye ayıp, öyle çöp kitap. Olsun sokağa bırakırım. Evde durmasındansa. Derken, bizim orada dandik kitaplar satan bir sahafımsı/kitapçı var. Dün önünden geçerken, dur dedim, bir de buna sorayım. Tabelada ikinci el kitap alınır diyor. Hah. Tamam. Çok güzel. Buldum adamı. Hemen cep telefonumdaki resimleri çıkardım gösterdim. Baktım, burun kıvıracak anlamadan, hemen en değerlisini öne sürdüm (nihahaaa yaşasın pazarlama makaleleri): bu Ayfer Tunç. Adam hemen, Ayfer Tunç'a beş lira veririm, öbürlerini getir, bakmadan söyleyemem demesin mi? Beş lira mı? Önceki sahaflardan bir tanesi bir buçuk tl diyordu da sonra onu da vermedi, bunlardan her evde var diye burun kıvırıp. Öbürleri direkt işimize gelmez dediler. Neyse gittim eve, hemen kuleyi aldım adama götürdüm. Hepsine on lira verse verecektim. Sonuçta sokağa bırakmayı düşündüğüm kitaplar. Uzun lafın kısası, tüm kuleyi on beş liraya satın aldı adam. Bir tanesi hariç. Onu da bedavaya verdim. Yalnız nasıl güzel bir duygu. Hiçbir on beş lira o kadar değerli olmamıştır. Kurtuldum kuleden, hem de para aldım üstüne. Geriye daha değerli kule kaldı. Onları en azından birilerine verebilirim.

Sabah da, öğrencilerden bana kalmış fakat hiçbir işime yaramayan resimli çocuk kitaplarını vermek için kardeşimi aradım. "Yeğenime göre kitaplar var elimde ister misin?" Aaa bir sevindi, bir sevindi. Ay bilsem sevineceğini daha önce verirdim. Ben tam taşınmadan önce fazla yük oluyor diye küfür edecek sanmıştım. Oh onlar da gitti sayılır.

Sonra kitaplığın en tepesinde duran tozlar içindeki eski modem çarptı gözüme. Bundan router olur mu acaba diye şeytanca bir fikir geldi aklıma. Tamam Küçük Joe cılkını çıkardın şimdi dedim. Bir google. Ve bingo. Oluyor. Videolu açıklaması bile var. Ama işte cılkını çıkarmayacaksın bir şeyin. Çünkü cılk yani bu. Olmadı. Ve bütün akşamüstümü yedi. Önce ethernet girişi sorun oldu, kablosunu bulabildim bulmasına da, sonra da şifresi. En sonunda, saat yedi buçuğa geliyordu, haydi yeter uğraştığın dedim. Ve o konuyu halletmeden kapattım. Ama az kaldı, yıllardır toz topak içinde kalmış ve terk edilmiş modemden bir router yapıyordum. Ve çok heyecanlanmıştım. Daha uğraşsam o şifreyi de bulurdum. Daha önce bulmuşluğum var. Ama ayırdığım zamana ve emeğe değmeyecekti.

Ve son olarak anlatmak istediğim yeni bir konu var. Karar vermiş sayılırım. Bazen aklıma kişisel gelişim makalesi olabilecek konular ve işlenişi geliyor. Yani tam olarak şöyle oluyor, bir sorun çözüyorum, ya da aklımda insanların çoğunun bir konuya bakış açısından farklı bir bakış açım olduğunu ve bunun bana sağladığı avantajları fark ediyorum ve bundan güzel bir makale nasıl olur kafamda canlanıyor. İşte şimdiye kadar bunları uzay boşluğuna yolluyordum. Artık kaleme almaya karar verdim. Yani birkaç tane yazıp, biriktireceğim. Sonra bakalım nasıl oluyor. Kitap olarak düşünüyorum. Sonuçta bir makale yazmak maksimum iki üç saatimi alır. Haftada bir tane, bilemedin ayda bir tane yazsam, senede 12 makale birikir. Ki ayda bir makaleden fazlasını yazabilirim gibime geliyor. Bir bakalım bir senede bu "proje" nereye varmış, kitap olacak kadar makale birikmiş mi elimde. Denemeye değer bence. Çünkü yazasım oluyor. Ve piyasadaki birçok makaleden daha nitelikli olabileceğini düşünüyorum. Tek şartım, bu bir ödev değil. Ayda şu kadar makale çıkacak diye bir disipline girmeye niyetim yok. Aksine, bu disiplin yerine ilham gelince yazma işi.

İşte tüm bunları düşünürken dün, heyecandan uyuyamadım. Bir yandan 1600 puana varmayı başardığımı hayal ettim, bir yandan aklımdaki o makaleyi bir an evvel sabah olsun da yazayım diye yanıp tutuştum. Sonra o makalelerin birikip çok güzel bir kitap olduğunu hayal edip heyecanlandım. Bir yandan sahafla yaptığım alışverişe sevindim, evde daha neler sadeleşecek ve ev ve hayatım ne kadar hafifleyecek diye sevindim. Bunların hepsi bir başarı duygusu yaşattı bana. Gelecekte beni bekleyen başarılar. Her şeyi bir yana bırak, gece, ertesi günün heyecanından uyuyamamak başlıbaşına  doğru yolda olduğunun işaretidir.

İşte böyle blog. Şimdi kaçıyorum artık. Yapacak bir dolu güzel işim var.




Salı, Ağustos 08, 2017

BüyükUsta.

Çok çok çok heyecanlıyım blog. Son yazdığım post işlevini gördü. Şikayet ettim, bitti, şimdi şikayeti dönüştürme zamanı. Konu satranç. Darısı kilo, iş ve öykülere.

Birden dank etti. Problem çözerek çok şey öğrendim satranç konusunda, o eski acemiliğim, bebek gibi oyunlarım yok ama bilmem gereken çok şeyi de çalışmıyorum bunca zamandır: T-E-O-R-İ. Bucak bucak kaçtığımın adı bu. Çünkü emek istiyor. Çünkü zaman istiyor. Çünkü zahmetli. Çünkü çok ama çok sıkıcı. 1400 çok net bir sınır. Ve anladım. Teori bilenle bilmeyeni ayıran bir sınır. 1400'e kadar seni kimse ciddiye almaz. Sebebi var. Neyse uzatmayayım daha anlatacaklarım var çünkü.

Karar verdim ve ucundan başladım teori için kolları sıvamaya. Mesela tek piyon ve şahlı oyun sonunu çalıştım ki, annem annem...Tek bir hamle ile koca oyunu verebilirmişsin. Bir tane hamlecik. Yanlış oyna. Yandı gülüm keten helva. Tabii nasıl öğreneceğimi çözmek de bir kalem işti. Çünkü düzgün anlatmıyor sana. Sadece başta temel ilkeyi söylüyor, sonra seni suya atıyor, hadi oyna. Yanlış hamle yaptın mı, "çok yanlış hamle, doğrusu bu" diyor ama hiçbir açıklama yok. Neden yanlış? Doğru dediği hamle ile ne farkı var. Kendin anlayacaksın. Neyse ki geri alıp istediğin kadar baştan oynayabiliyorsun. Denersen, sonuna kadar gidersen anlıyorsun ama. Haaa bu pozisyona düşüyormuşsun ondan yanlışmış. Zevkli geldi böylesi bir de. Sandığım kadar sıkıcı değil. Bu bir.

Sonra google'ladım (ingilizce): 1400'den 1600'e nasıl çıkılır. Evet kafamda 1350'ye varmak istediğimi ve bunun çok küçük bir hedef olduğuna karar verdim öncesinde. Neyse bir tane forumda bir adam uzun uzun çok güzel yöntemler sunmuş. Soruyu ve adamın cevabını kopyalayıp bir word dosyasına attım bilgisayarıma. Yemekten sonra, tok karnıma ve vaktim varken inceledim ki, annem annem..."Kaybettiğin oyunlarını analiz ettir, 2 puan geriye ne zaman düşüyorsun sapta: açılış mı, oyun ortası mı yoksa oyun sonu mu, ona göre zayıf yönünü çalış" diyor. İşte asıl heyecan bu. Çünkü  bu analiz ve teknoloji işine hiç kafam basmıyordu bugüne kadar. Ve Susan Polgar filan, son dünya şampiyonluğunda, bu araçlardan kaçmanın günümüz şartlarında çok büyük yanlış olduğunun altını çizmişti. Bilgisayara bir sürü program yükleyip çalıştıramamıştım şimdiye değin. Adam onların araçlarını hep vermiş. Mesela Lichess.org diye bir site var. Orada bir analiz aracı var, oyunun PGN sini atıyorsun sana hamle hamle analiz edip nerede geriye düştüğünü söylüyor. E ben hep aynı sitede maç yaptım zaten bunca sene. Sadece şu var, oyunların PGN lerini sadece paralı üyelere veriyor. Kaç para? Senede 60 TL. Ne diyosunnn. Hemen paralı üye oldum ve bugüne kadar oynadığım tüm maçlarımın arşivine ulaştım. Düşünsene, özel hoca tutsan, sana tek tek söylemez şu oyunda şurada yanlış oynamışsın diye. Biraz uğraştım, sonra başardım oyunlardan birini analiz ettirmeye. Çok süper zevkli bir şey blog. Bilemezsin.

Ben diyorum ki şimdi, 3 aya 1600'ü görürüm bu gidişle. Ha? Ne dersin? Teoriye de çalışacağım bir yandan. Böyle birkaç koldan yürüyeyim diyorum. Sonuç almamam imkânsız. Hatta çok hızlı ilerleyecek gibime geliyor. Böyle yok iki puan düştüm, yok üç puan alamadımla olmayacakmış. Bakayım şimdi üç ay sonrası ne zaman? 8 Kasım. Haydin.

Ya şu Carlsen bebesi var ya, 13 yaşında büyükusta olup evinde Kasparov'la oynamış, videosunu izledim. Ama tipini görsen, mıncırmalık çocuk. Öyle ergen filan değil. Diyor ki, dünya şampiyonu olmak istiyorum ve bu 2020'den önce olmalı diyor. Çocuğa bak sen. Yaptı da. 13 yaşındaki çocuğun vizyonuna bak ama bir. Sene 2003 ve adam 2020'yi planlıyor.

Evet evet evet. Kendime sık sık söylediğimi bir de buradan söyleyeceğim, bir kere daha, çünkü bunu yapmaya çok meyilliyim: kendini kimseyle kıyaslama, kendinden başka. Yarış dediğin adil olacaksa, aynı çizgide başlar. Oysa kimse aynı çizgide başlamıyor hayata.

1600 benim için güzel bir seviye. Daha da yukarıları görmek ister elbet gönül. Mesela bir gün abimi yenmeyi isterim doğrusu. Daha da sonra BüyükUsta olmayı. Susan Polgar'a, Carlsen'e, Kasparov'la karşılaşmayı. Şu an ay dünyadan ne kadar uzaksa, ben de BüyükUstalıktan o denli uzağım. Ama hayal kurması bile öyle hoş ki. Böyle, ılık ılık. Ve bir de öykünün ve iş dünyasının BüyükUstası olduğunu düşünsene... İyi olmak dişimin kovuğuna gitmiyor blog. Ben mükemmel olmak istiyorum. Huyum kurusun.


Cumartesi, Ağustos 05, 2017

Sönük.

Hiçbir şey istediğim gibi gitmiyor. Ne iş, ne satranç, ne kilolarım.

Dizimi kırdım çalıştım. Şimdi doğruya doğru. Fakat kağıt üstünde çok kolay gözüken kalemler, içinden çıkılmaz sorunlar halini aldı. Bir tane video izlemiştim, iş üstüne, youtube'da. Diyordu ki, fazla planlama yapma, harekete geç, çünkü harekete geçtiğinde işlerin tamamen bambaşka bir hal aldığını göreceksin, her şey değişecek. Bugüne kadar aldığım en doğru tavsiye. Yok abicim, olmuyor. Uyum sağlaman lazım da diyordu. Bilmiyorum. Belki biraz zaman lazım. İşin şu anki hali bana hiç heyecan vermiyor.

Satranç dersen...şöyle: 1350 puana varmaya çalışıyorum, iki senedir aşamadım. İki tane sitede oynuyorum, birinde problem çözüyorum, birinde maç yapıyorum. Problem puanında bir iki kere kısa bir süre için aşabildim. Hatta 1500'e bile yaklaştığım oldu geçen sene. Maç puanında ise bu sene de ilk defa 1330'ların üstüne çıkabildim. Biliyor musun, çıkmayınca bir tek puan fazla bile alamıyorsun. Tabii ben bilgisayara karşı oynuyorum. Onun da etkisi olabilir. Oyun sitesinde dün rekorumu kırıp 1337 puana çıktım. Sadece şöyle bir durum var, oynadığım zaman kan ter içinde kalmıyorum artık, eskiden tişörtümü değiştirmem gerekiyordu maçtan sonra. O bir. İkincisi problem sitesi değişti. Bana artık 1700 puanlık problem bile soruyor arada. İlk başta hiç yapamazken, artık arada sırada 1700'lük problemi çözebildiğim oluyor. Hem de bir sefer yarı zamanda çözdüm. Ayrıca okuduğum birkaç makalede oyun ilerletmek için problem çözmenin birinci derecede önemli olduğunu söylüyorlardı. Bir de ben hissediyorum artık farklı bir düşünce yapısı geliştirdiğimi. Bunlar hep oyunumu geliştirdiğimin göstergeleri, henüz puanlara yansımadı sadece. Zamanla olacak. Hatta muhtemelen zamanla bir sıçrama olacak. Ama işte, sabırsızlık. Şimdi olsun istiyorum.

Kilo desen...pöf. Bir türlü sporumu yapamıyorum. Spor yapsam anında iniyor kilo. Yirmi dakika esneklik yogasıyla bile indi. Ama işte... Aman, sorma! Olmuyor. Havalar sıcak. Sıra gelmiyor. Ya karnım aç oluyor, ya yeni yemek yemiş oluyorum. Ya öncelikli bir işim oluyor.

Hikayelerimden birini daha bir dergiye gönderdim. Ses çıkmadı. Pazartesi günü de ses çıkmazsa başka dergiye göndereceğim. Yeni bir hikayeye çalışmaya başladım. Henüz çok başı. Ve pek hikaye yazma havasında değilim.

Kötü işte yani, anlıyor musun. Yani tabii ki sağlık sorunu filan değil, çok şükür. Ama havam sönük.

Hah. Buldum. Güzel bir şeyler de oldu elbet. Kelebeğin Rüyası'nı seyrettim bir kaç yıl gecikmeyle. Çok beğendim. Yılmaz Erdoğan'ın bugüne kadar vasat bulduğum filmleri çok az zaten. En vasatı bile Hollywood'un vasat filmleri kadar vasat. Beğenmeyenlerin yorumlarını okumuştum. Ve etkilenmiştim. Çünkü şairlerle ilgili bir film çok boş da olabilir yeri gelince. Ama sanırım beğenmeyenler iyi edebiyatla kötü edebiyatı da birbirinden ayırabilecek seviyede değil. Onlar Hollywood aksiyon filmi izlesin. Patlamalı dövüşlü filan.

Sonra iki de belgesel izledim: biri İçimizdeki Deniz (İnn Saeii), biri Minimalizm. İçimizdeki deniz, sezgilerle ilgili bir belgesel. Modern insanın nasıl duygularından koptuğunu da içeriyor. Bir daha izleyebilirim. Minimalizm'in de adı üstünde. Az şeyle yaşamak. Tüketimin bize nasıl dayatıldığını ve bunun ne kadar boş bir dürtü olduğunu anlatıyor. Yani zaten bildiğim şeyler. Ama yine de izlemesi hoştu. Bir Marie Kondo değil, ne de Ege'nin Sade'si. Ama onlarla beraber iyi gitti. Sanırım bu da geleceğe dair bir işaret. Mesela eskiden olsa, daha fazla para hayali kurarken, şunu alırım, bunu alırım filan derdim. Şimdilerde hemen bu düşünce öncesi frene basıyorum. Tıpkı yolda pis bir şeye basmadan önce fark edip, irkilerek.

Evet bir zamanlar bu ev boştu. Misal televizyonun sehpası yoktu. Onun öncesinde de televizyon yoktu. Gene bir belgeselden öğrendim. Steve Jobs'un evi de bomboşmuş. Yani bir yatak, bir kanepe, o  kadar. Tabii benimki parasızlıktandı. Onunki hayat görüşünden. Belki bu kadarı benim için çok fazla. Fakat neleri atabilirim diye düşünmeye başlayabilirim. Bir zararı olmaz. Ve nerelerden başlayacağımı biliyorum.

Artık izleyecek belgesel bulmakta zorlanıyorum. Uzayla ilgili belgesellere, biyoloji ile ilgili belgesellere bayılırdım, ama artık o bilgiler bana yüzeysel geliyor. Çünkü kaç tane uzayla ilgili belgesel izledim zaten, galaksiydi, süpernovaydı, solucan deliğiydi, tamam yani, anladık. Biyolojinin de altından girip üstünden çıkmışlığım var okulda zaten, o biyolojili belgeseller dişimin kovuğuna gitmiyor. Doğa belgeselleri de fazla bir şey anlatmıyor. Aslanlı geyiklileri zaten seyretmiyorum. Hah bir de siyası ve tarihli belgeseller var ki onlar ilgi alanıma girmiyor. Geriye kitap okumaktan başka bir alternatif kalmıyor galiba.

Bunları buraya dökmek iyi geldi. Yazmanın dönüştürücü bir etkisi var. Onun için yazıyorum zaten. İyi geldiği için. Şikayet bittiğine göre, ufaktan durumu iyileştirmeye çalışabiliriz. Belki biraz kitap okurum şimdi. Hatta belki belli bir süre en önemli etkinliğim kitap okumak olur.

Yarın yine uğrayabilirim. Çok uzaklaşma.