Cumartesi, Ağustos 05, 2017

Sönük.

Hiçbir şey istediğim gibi gitmiyor. Ne iş, ne satranç, ne kilolarım.

Dizimi kırdım çalıştım. Şimdi doğruya doğru. Fakat kağıt üstünde çok kolay gözüken kalemler, içinden çıkılmaz sorunlar halini aldı. Bir tane video izlemiştim, iş üstüne, youtube'da. Diyordu ki, fazla planlama yapma, harekete geç, çünkü harekete geçtiğinde işlerin tamamen bambaşka bir hal aldığını göreceksin, her şey değişecek. Bugüne kadar aldığım en doğru tavsiye. Yok abicim, olmuyor. Uyum sağlaman lazım da diyordu. Bilmiyorum. Belki biraz zaman lazım. İşin şu anki hali bana hiç heyecan vermiyor.

Satranç dersen...şöyle: 1350 puana varmaya çalışıyorum, iki senedir aşamadım. İki tane sitede oynuyorum, birinde problem çözüyorum, birinde maç yapıyorum. Problem puanında bir iki kere kısa bir süre için aşabildim. Hatta 1500'e bile yaklaştığım oldu geçen sene. Maç puanında ise bu sene de ilk defa 1330'ların üstüne çıkabildim. Biliyor musun, çıkmayınca bir tek puan fazla bile alamıyorsun. Tabii ben bilgisayara karşı oynuyorum. Onun da etkisi olabilir. Oyun sitesinde dün rekorumu kırıp 1337 puana çıktım. Sadece şöyle bir durum var, oynadığım zaman kan ter içinde kalmıyorum artık, eskiden tişörtümü değiştirmem gerekiyordu maçtan sonra. O bir. İkincisi problem sitesi değişti. Bana artık 1700 puanlık problem bile soruyor arada. İlk başta hiç yapamazken, artık arada sırada 1700'lük problemi çözebildiğim oluyor. Hem de bir sefer yarı zamanda çözdüm. Ayrıca okuduğum birkaç makalede oyun ilerletmek için problem çözmenin birinci derecede önemli olduğunu söylüyorlardı. Bir de ben hissediyorum artık farklı bir düşünce yapısı geliştirdiğimi. Bunlar hep oyunumu geliştirdiğimin göstergeleri, henüz puanlara yansımadı sadece. Zamanla olacak. Hatta muhtemelen zamanla bir sıçrama olacak. Ama işte, sabırsızlık. Şimdi olsun istiyorum.

Kilo desen...pöf. Bir türlü sporumu yapamıyorum. Spor yapsam anında iniyor kilo. Yirmi dakika esneklik yogasıyla bile indi. Ama işte... Aman, sorma! Olmuyor. Havalar sıcak. Sıra gelmiyor. Ya karnım aç oluyor, ya yeni yemek yemiş oluyorum. Ya öncelikli bir işim oluyor.

Hikayelerimden birini daha bir dergiye gönderdim. Ses çıkmadı. Pazartesi günü de ses çıkmazsa başka dergiye göndereceğim. Yeni bir hikayeye çalışmaya başladım. Henüz çok başı. Ve pek hikaye yazma havasında değilim.

Kötü işte yani, anlıyor musun. Yani tabii ki sağlık sorunu filan değil, çok şükür. Ama havam sönük.

Hah. Buldum. Güzel bir şeyler de oldu elbet. Kelebeğin Rüyası'nı seyrettim bir kaç yıl gecikmeyle. Çok beğendim. Yılmaz Erdoğan'ın bugüne kadar vasat bulduğum filmleri çok az zaten. En vasatı bile Hollywood'un vasat filmleri kadar vasat. Beğenmeyenlerin yorumlarını okumuştum. Ve etkilenmiştim. Çünkü şairlerle ilgili bir film çok boş da olabilir yeri gelince. Ama sanırım beğenmeyenler iyi edebiyatla kötü edebiyatı da birbirinden ayırabilecek seviyede değil. Onlar Hollywood aksiyon filmi izlesin. Patlamalı dövüşlü filan.

Sonra iki de belgesel izledim: biri İçimizdeki Deniz (İnn Saeii), biri Minimalizm. İçimizdeki deniz, sezgilerle ilgili bir belgesel. Modern insanın nasıl duygularından koptuğunu da içeriyor. Bir daha izleyebilirim. Minimalizm'in de adı üstünde. Az şeyle yaşamak. Tüketimin bize nasıl dayatıldığını ve bunun ne kadar boş bir dürtü olduğunu anlatıyor. Yani zaten bildiğim şeyler. Ama yine de izlemesi hoştu. Bir Marie Kondo değil, ne de Ege'nin Sade'si. Ama onlarla beraber iyi gitti. Sanırım bu da geleceğe dair bir işaret. Mesela eskiden olsa, daha fazla para hayali kurarken, şunu alırım, bunu alırım filan derdim. Şimdilerde hemen bu düşünce öncesi frene basıyorum. Tıpkı yolda pis bir şeye basmadan önce fark edip, irkilerek.

Evet bir zamanlar bu ev boştu. Misal televizyonun sehpası yoktu. Onun öncesinde de televizyon yoktu. Gene bir belgeselden öğrendim. Steve Jobs'un evi de bomboşmuş. Yani bir yatak, bir kanepe, o  kadar. Tabii benimki parasızlıktandı. Onunki hayat görüşünden. Belki bu kadarı benim için çok fazla. Fakat neleri atabilirim diye düşünmeye başlayabilirim. Bir zararı olmaz. Ve nerelerden başlayacağımı biliyorum.

Artık izleyecek belgesel bulmakta zorlanıyorum. Uzayla ilgili belgesellere, biyoloji ile ilgili belgesellere bayılırdım, ama artık o bilgiler bana yüzeysel geliyor. Çünkü kaç tane uzayla ilgili belgesel izledim zaten, galaksiydi, süpernovaydı, solucan deliğiydi, tamam yani, anladık. Biyolojinin de altından girip üstünden çıkmışlığım var okulda zaten, o biyolojili belgeseller dişimin kovuğuna gitmiyor. Doğa belgeselleri de fazla bir şey anlatmıyor. Aslanlı geyiklileri zaten seyretmiyorum. Hah bir de siyası ve tarihli belgeseller var ki onlar ilgi alanıma girmiyor. Geriye kitap okumaktan başka bir alternatif kalmıyor galiba.

Bunları buraya dökmek iyi geldi. Yazmanın dönüştürücü bir etkisi var. Onun için yazıyorum zaten. İyi geldiği için. Şikayet bittiğine göre, ufaktan durumu iyileştirmeye çalışabiliriz. Belki biraz kitap okurum şimdi. Hatta belki belli bir süre en önemli etkinliğim kitap okumak olur.

Yarın yine uğrayabilirim. Çok uzaklaşma.



2 yorum :

  1. Ne kadar donanımlı birisin joe.Bilim,sanat,satranç,yemekler,edebiyat ve daha fazlası hepsi sende var :')!! Minimalizm konusunda güzel bir noktaya değindin aslında.İhtiyacı kadar alışveriş yapabilecek bütçesi olan veya yoksul insanlar zaten minimalist yaşıyor.

    Umarım o sönük balon kocaman şişer! sevgiler xo

    YanıtlaSil
  2. Utandım be Anıl'ım.
    Minimalizm konusunda haksız sayılmazsın, belli bir gelir düzeyinin üzerindeki insanlar için geçerli olabilir, ama o belli gelir düzeyi çok da yüksek değil bence. Aklıma nedense dantel örtüler geldi. Bir zamanlar her eşyanın bir danteli olan evler vardı. Ya da biblolu evler. Tabii bunun için önce başını sokacak bir evin olması gerek ama ondan hemen sonra başlıyor bence gereksiz süs püs ıvır zıvır. Mesela yoksul evlerde de çalışmadığı halde çöpe gitmeyen neler bulursun. Tükenmez kaleminden, piline, kesmeyen makasından bükülmüş çiviye :) aklıma ilk bunlar geldi :)))))

    YanıtlaSil